Hukuk Profesörü Sassòli: Rojava’nın statüsü tanınabilir

Hukuk Profesörü Marco Sassòli, uluslararası hukukun bir gereği olarak Rojava’nın statüsünün tanınabileceğini ve Rojava’da uluslararası bir mahkemenin kurulabileceğini söyledi. İmralı tecridinin insan hakkı ihlali olduğuna dikkat çekti.

0
19

Cenevre Uluslararası İnsancıl Hukuk ve İnsan Hakları Akademisi Direktörü olan Cenevre Üniversitesi Hukuk Fakültesi Profesörü Marco Sassòli, ANF’nin gündeme ilişkin sorularını yanıtladı.

Sizin yakından takip ettiğiniz gibi gündemdeki önemli konulardan birisi, Demokratik Suriye Güçleri’nin (QSD) elinde tutuklu bulunan esir DAİŞ üyelerinin ne olacağı ve nasıl yargılanacağı. Rojava ve Kuzey Suriye Yönetimi, uluslararası topluma bölgede uluslararası bir mahkemenin kurulması talep eden bir çağrıda bulunmuştu. Sizce bu mümkün mü?

Öncelikle şunu belirteyim; Rojava’da uluslararası bir mahkemenin kurulması biraz karışık. BM Güvenlik Konseyi Rojava’da böyle bir mahkeme kurabilir fakat bunu yapmak zor çünkü Rusya ve Çin bunu istemez.

Ama örneğin batılı güçler Almanya, Fransa, İsveç, İsviçre gibi devletler tutuklu kendi vatandaşlarını yargılamak için Rojava’da bir mahkeme kurabilir. Bu devletlerin kendisi bir mahkeme kurabilir veya uluslararası bir mahkemeye yetki vererek kendi vatandaşlarının yargılanmasını talep edebilir.

Sorun şu ki; yasalar gereği bir devletten onay alınmadan o devletin topraklarında uluslararası bir mahkeme kurulması zordur. Çünkü uluslararası toplumlar hâlâ devletler şeklinde parçalanmış ve örgütlenmişler. Bu nedenle Suriye’nin izni olmadan sadece askeri bir grup olarak tanımlanan bir bölgede (Rojava) uluslararası mahkeme kurmak zor.

Belki böyle bir mahkemeyi Irak’ta kurmak daha kolay olabilir. Bu noktada benim anlamadığım neden Iraklı, Suriyeli ve yani yerel DAİŞ üyeleri ile yabacı DAİŞ’liler arasında bir ayrım yapılıyor… Kurulacak bir mahkeme sadece batılı olan DAİŞ üyeleri yargılanacaksa, o zaman o topraklarda suç işleyen Iraklı ve Suriyeli DAİŞ üyelerini kim, nerede ve nasıl yargılayacak?

Bu nedenle bu yargılamanın doğru temelde yapılabilmesi için Rojava’daki yönetime yardımcı olunarak mahkemelerin kurulması sağlanabilir.

Bütün bu sorumluluğun Kürtlerin omuzlarına bırakılması anlaşılır değil. Bu zorluk Kürtleri de bıktırıyor. Kimse bu noktada Kürtlere yardım etmiyor. Bu tutuklu insanların bakımı için veya kovuşturması için Kürtlere kimse yardımcı olmuyor.

Bana göre en mantıklı olan Batılı her ülkenin kendi vatandaşı olan DAİŞ üyelerini almasıdır.

‘ROJAVA’DA TUTUKLU OLMALARI RİSKLİ’

Peki, devletler neden kendi vatandaşı olan bu insanları almaktan kaçınıyor?

Genel kamuoyu algısı o insanların Suriye’de olması, kendi ülkelerinde olması kadar tehlike arz etmiyor şeklindedir. Ama benim düşünceme göre tam tersidir. Kamuoyundaki bu anlayış çok tehlikelidir.  Örneğin, İsviçre vatandaşı olan DAİŞ üyeleri, İsviçre’de olsa İsviçre bu insanların yargılanmasını daha iyi yapabilir ve daha yakından takip edebilir. En azından cezaevinde kontrol altında tutabilir veya cezaevinden kaçma ihtimalleri ortadan kaldırılabilir.

Bu insanların Rojava’da tutuklu olmaları da risk taşıyor. Yarın o bölgede ne olacağını ve rejimin yarın nasıl hareket edeceğini çok iyi bilmiyoruz.

Yani Batı’nın düşündüğünün tam aksine o insanların Rojava’da tutulması daha da tehlikelidir. Batı, benim küçük kızımın düşündüğü gibi düşünüyor. Zannediyorlar ki, bir şeyi görmeyince onun tehlikesi de yoktur.

‘BATININ SORUMLULUK ALMASI GEREKİR’

Yaşananlar ve bu durum uluslararası toplumun bir gerçekliğidir, batının da bu yaşanan gerçeklik karşısında sorumluluk alması gerekir.

Bu konuda uluslararası insani hukuk açısından bazı gelişmeler var, savaşa katılmayan çocuk ve kadınların alınmasına yönelik girişimlerin olduğundan haberdarım. Zaten bu insanlar için de mahkeme kurmak doğru olmaz.

Öte yandan, bu insanların içinde bulundukları radikal durumdan çıkması ciddi bir sorumluluk gerektiriyor. Rojava’da buna ilişkin bazı önemli çalışmaların olduğunu biliyorum. Bu çok önemlidir. Bu çalışmalar, batılı devletler tarafından da kendi vatandaşlarına yönelik burada devam ettirilmelidir.

Rojava’da uluslararası mahkemenin kurulması aynı zamanda o bölgenin statüsünün tanınması anlamına gelmez mi?

Sorun Rojava’nın tanınıp tanınması değil, bu duruma benzer kurulmuş birçok mahkeme örneği gösterebiliriz. Sorun böyle bir mahkemenin kurulmasını bir devlete bağlama imkânı yok. Dedim ya, bu noktada devletlerin izni gerekiyor. Örneğin Libya’da kurulan uluslararası mahkeme, o zaman Libya ile BM arasında yapılan bir anlaşma sonucu yapıldı.

Birleşmiş Milletler böyle bir anlaşmayı Rojava ile imzalamaz çünkü, Rojava bir devlet değil. Ne yazık ki bu uluslararası bir gerçekliktir.  Kürtlerin, Katalanların, devletsiz olan hakların bir devleti olmadığı için böyle bir hakları yok. Ne yazık ki uluslararası yasalar böyle işliyor.

‘ROJAVA’NIN STATÜSÜ TANINABİLİR’

Ben aslında sorumu bu noktada sormuştum, uluslararası alanda statüsü tanınan bir Rojava’da böyle bir mahkeme kurulmasının önü açılmaz mı?  Bildiğim kadarıyla uluslararası hukuk her halkın kendi kaderini tayin etme hakkını tanıyor.  Eğer böyle bir hak varsa Batı neden Rojava’nın statüsünü tanımasın?

Bu durumun Kürtler açısından biraz trajik olduğunu biliyorum. Dediğiniz gibi uluslararası hukuk, her ulusun kendi kaderini tayin etme hakkının olduğunu söylüyor ve bunu tanıyor. Şimdiye kadar Kürt halkı bu hakkını kullanamadı, normalde bu hakka sahip olması gerekir. Bu çerçevede batı, Rojava’yı tanıyabilir.

Peki, ulusların kendi kaderini tayin etme hakkını sadece devlet olarak mı tanımlamak gerekir?

Hayır, bir hak olan ulusların kendi kaderini tayin etme hakkının, sadece ulusların bir devlet kurma hakkı olarak algılanmaması gerekir. Uluslar kendi seçimiyle bağlı bulunduğu ülke sınırları içerisinde otonomi hakkına sahip olabilir. Bunu o bölgedeki halk kendi seçimiyle yapabilir. Bu, uluslararası hukukta dediğimiz gibi bir haktır.

Bugün Filistin halkının kendi kaderini tayin etme hakkından ve devlet olma hakkının olduğunu konuşuyoruz ama ne yazık ki, büyük bir nüfusa sahip olan Kürtler açısından bu haktan konuşmuyoruz.

Irak’ta yasal olarak bir otonominin varlığı önemli, ama Suriye’de Rojava’nın varlığının hâlâ tanınmaması büyük tehlike. Uluslararası alanda statüsü tanınmayan Rojava’ya karşı Esad rejiminin yarın ne yapacağı çok bilinmiyor.

Uluslararası Kızılhaç Örgütü  (ICRC) içerisinde önemli görevlerde yer aldığınız biliniyor. BM ve ICRC gibi kurumlar, Suriye’deki savaş alanlarına insani yardım götürürken bunu, savaşın bir parçası olan Türkiye ve Suriye üzerinden gerçekleştirdi. Rojava’da birçok kamp olmasına rağmen bu kurumlar her defasında Rojava yönetimi veya Kürt Kızılay’ı ile çalışmaktan kaçındı. Bunu bir hukukçu olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ne yazık ki, uluslararası hukuk gereği savaş bölgelerine yardım götürülürken ilgili devletler ve komşu devletler dikkate alınıyor. Uluslararası toplumun yardım götürmesine, yardım götürülmek istenen topraklardaki devletler karar veriyor.

Ama bu da çok açık ki, Suriye rejimi, bu yardımın sadece kendisini destekleyen halka değil, aynı zamanda muhalif bölgelerde yaşayan halka da yardım götürülmesine izin vermekle yükümlüdür. Uluslararası insani hukuk gereği, bu yardım bütün Suriye halkına ulaştırılmalı ve bunun önü açılmalı.

‘KÜRT KIZILAYI İLE ÇALIŞABİLİRLER’

Peki BM, ICRC gibi kuruluşlar büyük bir kesime yardım götüren Kürt Kızılay’ını resmi olarak neden tanımıyor ve onla çalışmaktan neden kaçınıyor?

Burada da önümüze çıkan devlet gerçeği. Kızılhaç ve BM gibi kurumlar uluslararası hukuk gereği ve yasaları gereği devletli toplumlarla çalışıyor. Bundan kaynaklı Kızılhaç, yasalar gereği Kürt Kızılay’ın resmi olarak tanımıyor. Kürt Kızılay’ın resmi olarak kabul etmeyebilir ama onun üzerinden insani yardıma muhtaç olan bölgelere yardım ulaştırılabilir. 

Şunu da söylemek isterim; Kızılhaç örgütünün, Kürt Kızılay’ı ile çalışmamasının en büyük sebeplerinden bir diğeri ise, Türkiye ve Suriye rejiminin tepkilerinden çekinilmesi.

‘SAYIN ÖCALAN’A TECRİT İNSAN HAKKI İHLALİ’

Bir hukukçu olarak size Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan üzerindeki 3 yılı aşkındır süren mutlak bir tecridi sormak isterim. Bu tecridi nasıl değerlendiriyorsunuz ve buradaki yetkili kurumlar kimler?

Sayın Öcalan üzerindeki tecridin bir insan hakları ihlali olduğunu söyleyebiliriz. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Öcalan’ın tutukluluğunu bir insan hakları ihlali olarak görmese de, AİHM’inde içinde olduğu Avrupa Konseyi (AK) kurumlarının Sayın Öcalan’a yönelik insan hakları ihlalli yapıldığına dönük aldığı kararlar vardı. Bu kararların tam ayrıntısını hatırlamasam da bu kurumların bu durumda bir sorumluğu var diyebiliriz.

‘PKK SAVAŞ HUKUKUNU İHLAL ETMİYOR’

Son olarak, PKK’nin bazı devletler tarafından ‘terörist’ olarak görülmesini ve bu ‘terör listesi’nde tutulmasını hukuksal açıdan nasıl ele alıyorsunuz?

Uluslararası hukukta terör kavramı net olarak tanımlanmamış. Örneğin; Suriye rejimi için ona karşı savaşan herkes teröristtir. Veya Ukrayna için ona karşı ayaklananlar, Ruslara göre Çeçenler, Maduro’ya göre ona karşı sokakta olanlar teröristtir. Yani herkesin terörist algısı kendisine göre. Bundan kaynaklı genel bir terör kavramı çok geçerli değil ve işe yaramıyor.

Evet, PKK’nin Türkiye’de bazı şiddet olaylarına katıldığı belli. Ben PKK’nin dosyasını iyi bilmiyorum ama PKK’nin uluslararası savaş hukukuna uyduğunu ve buna yönelik anlaşmaları imzaladığını biliyorum. Örneğin, anti-personel mayınların kullanılmasını yasaklayan anlaşmayı imzaladığını biliyorum.

Diğer gruplarla karşılaştırdığımızda PKK’nin uluslararası birçok sorumluluğu kabul ettiğini görüyoruz ve bunları ihlal ettiğine yönelik bir delil yok.

Marco Sassòli kimdir?

Mevcut durumda Cenevre Üniversitesi Hukuk Fakültesi hocalarından olan Prof. Marco Sassòli, Cenevre Uluslararası İnsancıl Hukuk ve İnsan Hakları Akademisi Direktörlüğü görevini yürütüyor. Sassòli aynı zamanda, Uluslararası Hukukçular Komisyonu Alternatif Yürütme Konseyi Üyesi, Uluslararası Ceza Mahkemesi Savcılığında uluslararası insani hukuk konusunda gönüllü danışmanlık görevini de yürütüyor. 

Prof. Marco Sassòli, 2001-2003 yılları arasında Kanada Québec Montreal Üniversitesi’nde uluslararası hukuk alanında doçentlik görevi yürüttü.

Aynı zamanda 13 yıl boyunca Uluslararası Kızılhaç Örgütü (ICRC) adına Suriye, Ürdün ve Yugoslavya’da önemli faaliyetler yürüttü.

 

//pagead2.googlesyndication.com/pagead/js/adsbygoogle.js

(adsbygoogle = window.adsbygoogle || []).push({});

Bir Cevap Yazın