Bayık: Suriye’ye yaklaşımımız stratejiktir

KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık, Kuzey ve Doğu Suriye yönetiminin, Demokratik Suriye için yaptığı görüşmelere geçici bir taktik olarak değil, stratejik perspektifle yaklaştıklarını söyledi.

0
15

Kuzey ve Doğu Suriye Demokratik Özerk Yönetimi’nin Suriye ile ilişkiye geçmeleri, ilişki geliştirmelerinin, başka güçlerle mücadele etmek için taktik bir yaklaşım değil, çözüm odaklı olduğunu belirten KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık, “Çözümü orada görüyorlar. Bu bir taktik yaklaşım değildir, stratejik bir yaklaşımdır. Hangi güçle olacağı ayrı bir konu fakat demokratik Suriye ile çözüm bulma stratejik bir yaklaşımdır, bir çizgidir, buna ulaşmak için çalışıyorlar. Bunun için Suriye’nin demokratik olmasını öngörüyorlar, demokratik Suriye’nin tabi Kürt halkının demokratik özerklik temelinde siyasi haklarını, kendi kendini yönetme hakkını kabul etmesini esas alıyorlar. Bu nedenle mevcut yönetim de dahil Suriyeli güçlerle Rojava Kürtlerinin Kuzey ve Doğu Suriye Demokratik Özerk Yönetimi’nin ilişki ittifak çalışmalarını taktik değil, stratejik olarak görmek lazım. Çünkü çözümü orada görüyorlar. Fakat bu çözüme gitmiyor, taktik kalıyor. Stratejik çözüme gitmemesi Kürtlerden kaynaklanmıyor, diğer güçlerin zihniyet ve siyasetlerinden kaynaklanıyor. Tekrar ediyorum; Demokratik Suriye ile birlikte var olma yaklaşımı stratejiktir, bunu herkes böyle bilmeli. Bu hangi güçle olacak; demokratik zihniyet ve siyasete sahip olan güçlerle olacak, demokratik Suriye ile olacak, başkasıyla böyle bir stratejik birlik, ittifak olamaz” dedi.

KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık, Almanca yayın yapan Lower Class dergisine konuştu. Birinci bölümünü Pazar günü paylaştığımız söyleşinin ikinci bölümü şöyle:

Türkiye bir süredir Rojava’yi işgal etme tehdidinde bulunuyor, ancak son dönemlerde bu tehditler, daha yüksek bir tonla dile getiriliyor ve Türkiye’nin retoriği daha da şiddetli oluyor. Türkiye rejiminin Rojava’ya karşi topyekün bir işgal saldırısı yapmanın olasılığı ne kadardır?

Öncelikle şunu görmek lazım; TC devletinin Rojavayê Kurdistan’ı bu kadar tehdit etmesinin bazı temel nedenleri var. İşte Başûrê Kurdistan’da bir Kürt statüsü var. Bakurê Kurdistan ölümüne direniyor. 40 yıldır direniyor, bu kadar bedel ödedi ama asla bu direnişten vazgeçmedi. TC devleti ne kadar katliam yaptıysa, ezdiyse de Kuzey Kürdistan’daki Kürtleri susturamadı. Bunlara bir de Rojavayê Kurdistan’daki gelişmeler de eklenince TC’nin temsil ettiği Kürt karşıtı soykırımcı zihniyet ve siyaset zorlanıyor, çöküşü yaşıyor. Rojava Kürtlüğü de belli bir statü kazanırsa artık Kürt’ü inkar ve imha zihniyet ve siyasetini sürdüremeyeceğini görüyor. Onun için de ne pahasına olursa olsun Rojava’da Kürt varlığı resmileşmemeli, Rojavayê Kurdistan herhangi bir statüye kavuşmamalı diye saldırı yürütüyor. Aslında bu zihniyet ve siyaseti sadece Rojava’ya karşı böyle değil, Başûr’a karşı da böyledir. Tayyip Erdoğan çok kez “biz hata yaptık” şeklinde ifade etti. “Fırsat bulursak Başûr’daki Kürt statüsünü de ortadan kaldıracağız” mealinde şeyler söyledi. Şimdi Rojava’ya dönük saldırısının esası bu. Başûr böyleyken, Bakur bu kadar direnirken, Rojava’da da Kürtlük belli bir statü kazanırsa artık TC sınırları içerisinde Kürt’ü yok sayan ve yoketmek isteyen bu sömürgeci-soykırımcı faşist zihniyeti sürdüremez. Bu zihniyet ve siyaset çözülecek ve çökecek. Bunu görüyor, bu sömürgeci-soykırımcı Kürt düşmanı zihniyet ve siyaseti ayakta tutabilmek için öncelikle Rojava’daki gelişmeleri yok etmesi gerektiğini değerlendiriyor. Rojava’yı bunun için tehdit ediyor.

Kürdistan özgürlük mücadelesinin gelişimi, Kürt sorununu çözüm için dayatmaları, Kürtlerin Rojava’da, Suriye’de de statü kazanma eşiğinde olmaları, TC’nin bugünkü azgın saldırılarını ortaya çıkartıyor. Ordan sonuç çıkmasını engellemek için bu imhacı saldırılarını yürütüyor. Esas neden bu; Kürdistan’daki gelişmeler, Kürt sorununun ortaya çıkarttığı gelişmeler, Kürt sorununun çözümünün kendisini bölge siyasetine, dünya siyasetine dayatma düzeyi, bu inkarcı, imhacı, soykırımcı zihniyeti, siyaseti saldırgan kılıyor.

Bu zihniyet ve siyasetiyle uluslararası güçlerden, Batı’dan destek görüyor mu, bu desteğin etkisi oluyor mu?

Gerçekten de ABD’nin bu zihniyet ve siyasetine destek verme durumu, TC’yi umutlandırıyor, güçlendiriyor. Bu faşist sömürgeci-soykırımcı zihniyet ve siyaset zorlanınca, çöküş eşiğine getirilince ABD destek veriyor, ayakta tutuyor, çöküşünü önlüyor, yeniden diriltiyor. Bu faşist soykırımcı zihniyet, ayakta tutuluyor. ABD’nin son manevrası da bunu ortaya çıkardı. Bu yanlıştır. Benzer tutumlar zaman zaman zayıf da olsa Almanya’da, Fransa’da, İngiltere’de de görüldü. Ekonomik olarak Almanya da rahatlattı. Merkel yönetimi, Türkiye çökerse biz de çökeriz, diye AKP-MHP faşizmini destekleyen, ayakta tutan politikalara yöneldi. Oysa Türkiye’nin çöküşü yoktur, faşizmin çöküşünden kimse korkmamalıdır. Faşizm çöker, Türkiye ayaktadır; faşist Türkiye ile kimse birlik olmamalıdır. Dolayısıyla şunu söylemek istiyorum; ABD’nin çok açıktan destekleyen, Avrupa’nın ise zaman zaman destekleyen, ortada kalan muğlak, iki yönlü politik duruşu, AKP-MHP iktidarının Kürtlere bu kadar saldırmasına zemin sunuyor, ön açıyor, fırsat veriyor, imkan veriyor. Onlardan aldığı güç ve destekle saldırıyor. AKP-MHP faşist diktatörlüğü bakıyor ki ne kadar Kürt soykırımı da yapsam, Kürt katliamı da yapsam ABD’den kesin bir tavır gelmiyor, Avrupa kesin bir tavır almıyor, karşı çıkmıyor. Saddam’a karşı yapıldığı gibi kendisine yapılmıyor. Şımarık çocukluk konumunu sürdürüyor. Şımarık çocuk gibi istediğimi yaparım; vururum, katlederim, biraz ses çıkarsalar da sonunda bana mecburdurlar, muhtaçtırlar. Bu bakımdan bu kadar saldırgan olmasının altında yatan temel bir neden de ABD’nin bu destek veren politikalarıdır. Yine Almanya’nın, Fransa’nın, İngiltere’nin zaman zaman destek veren, Kürt varlığı ve özgürlüğü konusunda kesin ve net olmayan, Kürt halkının demokratik haklarını, halk olmaktan gelen demokratik haklarını açıktan savunmayan, kabullenmeyen düşünce ve siyaseti TC’yi bu kadar Kürt soykırımına yöneltiyor, saldırtıyor. Rojava’yı bu kadar tehdit etmesi burdan geliyor. Yoksa öyle Türkiye’nin kendi gücü yoktur, yanılgılı olmamak lazım. Bu tür destekleyici, ön açıcı tutumlar, TC’yi bu kadar saldırgan hale getiriyor.

Rusya ve İran’ın da desteği söz konusu değil mi?

Rusya ve İran’ın verdiği destekler de söz konusu. Zaten onları çok fazla saymaya gerek yok. Onlar fırsatçıdırlar. Böyle bir durumda ABD ve Avrupa ile çelişkileri kapsamında Ortadoğu’da etkili olabilmek için her türlü fırsatı değerlendiriyorlar. Özellikle İran, Kürt karşıtlığında Türkiye ile hemen her konuda, her zaman anlaşabiliyor. Rusya ise çok pragmatist, çok güncel politikaya dayalı, Ortadoğu’daki konumu da çok güçlü değil, zayıftır, herkes Rusya’nın konumu çok güçlüdür diyor ama öyle değil, zayıftır. Dolayısıyla çok güncel, çıkara dayalı politika yürütüyor. O nedenle TC, bazı tavizler vererek Rusya’dan her zaman tavizler alabiliyor. Onların desteği de TC’nin Kürtlere bu denli saldırıyor olmasında etkili.

Kürdistan Özgürlük Hareketi’ne karşı savaş açmak ve onu gittikçe tırmandırmak AKP’nin iktidarda tutunması için kilit bir unsur teşkil ettiğine göre, bu savaşı nereye kadar sürdürebilir, Türkiye toplumunun bu savaşa ne kadar destek verceğini düşünüyorsunuz?

Türkiye toplumu anti faşistti, halklar karşıtlığı, düşmanlığı yoktu. Bundan 50-100 yıl öncesi iyi incelenirse bu rahatlıkla görülebilir. Dahası 70’lerin başı bile esas alınsa, göz önüne getirilirse gerçekten Türkiye’nin bir çok alanında demokrasiye açık bir toplumsal duruşun olduğu rahatlıkla görülebilir. Fakat 12 Mart 1971 askeri darbesinden sonra Türkiye’de özel bir siyaset yürütüldü. Toplumun zihniyetini değiştirme, şoven-ırkçılığı geliştirme, halklar düşmanlığını daha çok geliştirme anlamında. Elbette ondan önce de vardı. İttihat Terakki döneminde halk düşmanlığı, Ermeni, Rum, Asuri-Suryani, Kürt düşmanlığı biçiminde şekillenen ırkçı-milliyetçi bir Türklük ortaya çıkarılmıştı. Türk milliyetçiliği buraya dayandırılmıştır. Böyle bir milliyetçilik, bugün MHP’nin temsil ettiği milliyetçilik, o günden itibaren çok fazla tırmandırıldı, topluma çok fazla yedirildi. Pazarda, eğitimde, günlük yaşamda. Böylece bir özel savaş biçiminde toplum zihniyeti, düşüncesi, duygusu değiştirildi. Örneğin Karadeniz demokrasiye en açık olan alandı, şimdi en ırkçı, milliyetçi alan haline getirildi. Ege hakeza yine öyle. Neredeyse Akdeniz’i o hale getirir oldular. Tüm Orta Anadolu’yu öyle bir çizgiye çektiler. Türkiye toplumunda ciddi bir zihniyet değişimi geliştirildi. Bu anlamda AKP-MHP faşist iktidarının, ırkçı-milliyetçi söylemleri Türkiye toplumunun bir bölümünden destek buluyor. Çünkü beyni yıkandı. Gerçekten faşist, şoven, ırkçı duygu ve düşüncelerle Türkiye insanı dolduruldu. Böyle eğitildi.

Toplum ekonomik olarak da istismar edilmiyor mu?

AKP iktidarı satın alıyor. Para veriyor, insanları kendisine bağlıyor. Önce aç bıraktılar, insanları yoksullaştırdılar, ondan sonra ölmemek için para dağıttılar; kendilerini kurtarıcı, yaşatıcı gösteriyorlar ve insanlar bundan minnet duyuyor. Böylece toplum iktidara, devlete bağlandı. Böyle bir toplumsal kesim oluşturuldu. Örneğin kadınlara böyle ulufe dağıtılıyor. AKP kadından destek alıyor deniliyor. AKP’nin kadına verdiği ne var? En azgın kadın düşmanı olan, kadın köleliğini savunan AKP-MHP zihniyeti ve siyasetidir. Fakat oy alıyor, niye? Satın alıyor, çocuk parası veriyor. Erkeğe değil doğrudan kadına veriyor. Geçmişte böyle bir etkinliği hiç olmayan kadın ilk defa maddi bir güce kavuşunca bağlanıyor. Bayağı bir satın alınmış durumda. Öyle kadın özgürlüğünü savunarak, kadını eğiterek böyle bir konum kazanmış değil, bu anlamda da bir kitle edindi. Bugün AKP-MHP faşizminin bir kitle dayanağı var, Tayyip Erdogan her gün 10 saat konuşarak ırkçı-şoven söylemlerle, Kürt düşmanı söylemlerle bu zihniyeti, siyaseti, toplumsal desteği elinde tutmak istiyor.

Buna rağmen toplumda yine de bir itiraz yok mu?

İşte bütün bunlara rağmen hala da yüzde 50’nin üzerinde bir çoğunluk değil. 50 yıl öncesine göre hem ırkçı-şoven eğitimle hem parayla satın almayla şoven-milliyetçi-ırkçı kesimler artırıldı ama yine de Türkiye toplumunun büyük bir kesimi anti faşisttir. Halklarla dostluk öngörüyor. Demokrasiye açıktır, demokrasiye eğilimlidir. Kadınlar, gençler, işçi, emekçi kesimler, halk kesimleri ağırlıklı olarak böyle bir eğilimi taşıyor. Belli sermaye çevrelerinde de örneğin TÜSİAD gibi böyle kesimler var, değişik toplumsal kesimlerinde böyle bir eğilim var. En son 24 Haziran seçimlerinde aslında Erdoğan, Cumhurbaşkanlığını kazanamadı. Zorla elde ettiler, Kılıçdaroğlu itiraf etti, kazanamadı da biz verdik, diye. Demek ki yüzde 50’nin üzerinde değil, yüzde 50’nin üzerinde anti faşist, demokrasiye açık Türkiye toplumu var.

Sözünü ettiğiniz bu yüzde 50 de gerçek anlamda örgütlü muhalefet mi?

40 yıllık bir savaş var. 12 Eylül 1980 darbesi esas alınırsa 40 yıldır durmadan iç savaşın yaşandığı bir gerçeklik var. Daha öncesi 1970 esas alınırsa 50 yıllık bir iç savaş durumu var. Esas olan 1970 başıdır. Tabi toplum savaş istemiyor, faşist zihniyete karşı rahatsız. Fakat faşizm de belli bir kitle tabanı oluşturdu, ona dayanıyor, devlet gücüne dayanıyor, etkinliğini, egemenliğini sürdürüyor. Kendisine karşıt olan toplumların örgütlenmesini, örgütlü bir muhalefetin gelişmesini engelliyor. Toplumda bir karşıtlık var fakat bu karşıtlık örgütlü değil, siyasete yansımıyor, bütünlüklü, güçlü bir biçimde dönüşmüyor. Bu konuda özellikle Kemal Kılıçdaroğlu yönetimindeki CHP, AKP-MHP’yi destekleyici rol oynuyor. Anti faşist cepheyi, demokrasi cephesini bölüyor, parçalıyor. Sıkıştığı her an AKP-MHP’ye destek veriyor. Bir oyun gibidir. Sözde faşizm karşısında görülüyor, gerçekte ise zor anda faşizmi destekliyor. Böylece anti faşist demokrasi cephesinin oluşmasını engelliyor, zayıflatıyor, anti faşist bütünlüklü duruşunu engelliyor. Bundan da faşizm yararlanıyor.

Bu nereye kadar gider?

En kritik zirveye çıkmış durumda; Türkiye toplumu açısından da böyle, Kürt toplumu açısından da böyle. 40-50 yıllık savaş gerçekten herkes açısından çok ciddi bir zorlanma ortaya çıkarttı. Tüm toplumsal kesimler böyle bir savaşın ve baskının altındalar. Biz inanıyoruz ki, çok fazla dayanamaz. Toplum zaten istemiyor ama gerçekten öncülük edecek, demokratik bir bilinç verecek, sağlayacak, faşizm karşısında siyasal toplumsal bütünlüğü oluşturacak bir partiye, öncü çıkışa ihtiyaç var. Bu gerçekleşse Türkiye toplumu daha fazla bu savaşın yükünü çekmez. ABD, Avrupa ve Rusya desteklemezse AKP-MHP birgün bile bu savaşı yürütemez. Türkiye toplumunun desteği ile de olmuyor. Dış destek bu konuda çok daha fazla önemli rol oynuyor, AKP-MHP faşist diktatörlüğü daha çok da dış destekle ayakta duruyor. Herkes bilmeli; ekonomik olarak en çok desteği Almanya veriyor, siyasi-askeri olarak en çok desteği ABD veriyor. Fransa, İngiltere zaten her sıkıştığında biraz çıkar karşılığında destek veriyorlar. Rusya da benzer politika yürütüyor.

ABD askerlerinin geri çekileceği açıklaması bölgedeki, ve özellikle Suriye’deki, iktidar alanlarının yeniden müzakere edilmesine yol açtı. Rusya ve İran’ın Ortadoğu’da uzun vadeki stratejileri nedir? ABD’nin politikaları ve bu politikaların bazen rastgeleliği onların stratejilerini nasıl etkileyecek?

Bu konuda çok uzatmaya gerek yok. Rusya açısından çok belirgin bir stratejik duruş gözükmüyor. Tarihsel olarak şunları biliyoruz; Çarlık Rusyası’nın sıcak denizlere inme diye bir stratejisi vardı. Ortadoğu’ya inme ve Güney Asya’ya inerek sıcak denizlere ulaşma politikası vardı, bu bir Rus stratejisidir. Güvenlik açısından da kendine gelecek tehlikelerden korunmak üzere dıştan bir savunma anlayışı var. Benzer bir stratejiyi Sovyetler Birliği de çeşitli biçimlerde sürdürdü. Sosyalizmi geliştirme ve yayma teorisi, aslında biraz da Rus stratejisinin bu biçimde gereklerini yerine getirmekti. Onu sosyalizmin yayılması teorisi olarak tanımladılar, daha fazla Rus stratejisine dayanıyordu. Şimdi Rusya iktidarının aynı stratejiyi yürütmeye çalıştığı söylenebilir. İçten içe böyle bir stratejik duruşları olabilir. Fakat öyle çok somut, planlı bir stratejik mücadele yürüttükleri de çok gözlenmiyor. Çok parçalı bir hareket tarzları ve politik yönelimleri var. Belki onlar toplandığında böyle bir stratejinin parça parça böyle uygulanması olarak görülebilir. Daha çok Doğu Avrupa’da güvenliğini sağlamaya dönük bir Rus stratejisi var. O temelde Amerika ve Avrupa ile çelişkiler yaşıyor. Ukrayna ve Kırım benzeri sahalarda o gözüküyor.

Ortadoğu’da Rusya’nın Doğu Akdeniz’deki varlığı Suriye ile ilişki içindeki varlığıdır. Aslında 20. yüzyıl içerisinde Irak’tan Mısır’a, Kuzey Afrika’ya kadar Sovyetler Birliği’nin çözülüşü sürecinde birçok alanda geliştirdiği gücünü kaybetti. Elinde Suriye ile ilişkileri, Doğu Akdeniz’deki gücü kaldı. Suriye’de çatışmalı durum gelişince de bu ortamdan yararlanarak bu varlığını Doğu Akdeniz’de ve Suriye’de daha da güçlendirmeye çalıştı. Buna dayanarak Ortadoğu’da var olmak, güç sahibi olmak istiyor. Eğer başarılı olursa Ortadoğu’nun diğer sahalarına da Suriye üzerindeki etkinliğine dayanarak yayılmak ister. Doğu Akdeniz ve Suriye’deki etkinliği, sıcak denizlere inme stratejisinin önemli, etkili bir uygulanması olarak görülebilir. Fakat mevcut haliyle çok stratejik bir durum da değil. Çok günlük çıkar siyaseti yürütüyor, taktik yürütüyor. Rusya’nın ne dostu var ne de düşmanı. Herkes her an dostu da olabilir, düşmanı da. Kendisinin mevcut çıkarları neyi gerektiriyorsa ona göre politika yürütüyor.

Esas olarak güvenlik politikaları daha önde. Bunu da Doğu Avrupa’daki çatışma üzerinden yürütüyor. Aslında Ortadoğu’daki mücadelelerini biraz da Doğu Avrupa’daki güvenliğini sağlamanın bir parçası olarak kullanıyor. Burda da en çok öne çıkan yaklaşımlar ne oldu; İran ile ilişkileridir. O ilişkilere dayanarak ABD ve Doğu Avrupa karşısında güç olmaya çalışıyor. Son yıllarda geliştirmeye çalıştığı yeni politikası ise Türkiye ile ilişkiler. Böylece bir NATO ülkesi olarak Sovyetler Birliği’ne karşı en çok kullanılmış olan Türkiye’yi NATO’nun zayıf karnı haline getirmek, NATO ile karşı karşıya getirmek, çeliştirmek, Avrupa’yı ve ABD’yi Türkiye’ye dayanarak mümkün olduğu kadar zayıflatmak. Türkiye’yi NATO politikaları ve ABD politikaları ile çelişir kılmak. Böyle bir politika izliyor. Buna dayanarak ABD’yi, Avrupa’yı zayıflatmaya çalışıyor. Burdan enerji üzerindeki etkinliğini geliştirmeye, Doğu Avrupa’daki güvenlik sorunlarını çözmeye çalışıyor. Gözlenen bu.

Kürtlerle ilişkisi de bu çerçevede mi?

Böyle bir politikaya hizmet ettiği oranda Kürtlerle de ilişkileniyor. Fakat bu ilişkinin hiçbir ilkesi ve stratejisi yok. Biraz bu söz konusu çıkarlara ters düştü mü ilişkiyi olduğu gibi reddedebiliyor, satabiliyor.

Efrîn’de görüldüğü gibi; bir çırpıda Efrîn’i TC’ye teslim edebildi. Sadece Türkiye’yi biraz daha kendi yanına çekebilmek için güya Kürtleri cezalandırmak üzere. Mevcut haliyle böyle bir yaklaşımı var. İleride bu yaklaşım nereye gider bilemeyiz. Bunu tarihsel olarak Rusya’nın stratejik duruşuyla değerlendirmek lazım. Kendi varlığını, stratejik konumunu nasıl sağlıyor, neyi hedefliyor, bunu belirttik. Bir imparatorluktur, yayılmak istiyor, kendine göre güvenlik sorunları da var, herkesi kendine saldıracakmış gibi görüyor, dolayısıyla da güneye ve batıya doğru bir yayılma politikası vardır. Eğer bu taktik adımlarını başarılı kılarsa oradan Ortadoğu’da Akdeniz’de daha etkili hale gelme çabasına yönelebilir. Geçmişte de Mısır’a kadar uzandı, Filistin sorunu ile ilgilendi, Arap milliyetçiliği ile ittifak kurdu, Arabistan’da gelişen yeni eğilimlerle ilişki, ittifak kurabilir, Ortadoğu’da yeni etkinlik sağlayabilir. Belli bir gücü var, daha da büyütebilir.

Sorumuzun ikinci bölümü İran ile ilgiliydi, peki İran?

İran tarihin en eski devleti. Eğer devletler sistemi Doğu ve Batı diye ayrılacaksa devletler tarihinin bir ucudur da. Doğu’nun temsilcisi İran’dır. Rusya, Asya’daki bazı devletler biraz daha öne çıkmış durumdalar ama İran kendisini tarihsel olarak Batı’ya karşı Doğu’nun savunucusu olarak görüyor. Doğu devletlerinin savunucusu olarak. Doğu-Batı çelişkisi Kürdistan’da, Zagroslarda ayrılıyor. Türkiye, Yunanistan, Avrupa Batı’yı temsil ederken; İran, Çin’e kadar Doğu olarak ayrışıyor. Türkiye-İran çelişki ve çatışması bir yerde Doğu-Batı çelişki ve çatışmasını da ifade ediyor. Bunu niçin söylüyoruz, İran kendisini bu temelde bir bölgesel güç olarak değil, bir küresel güç olarak görüyor. Küresel imparatorluk olarak değerlendiriyor, sürekli bir küresel yaklaşımları, politikaları vardır. Fırsat bulsa küresel imparatorluk olmaya yönelebilir. Hegemonik yaklaşımları güçlüdür. Fakat 20. yüzyıldan itibaren bunu artık küresel düzeyde yürütemiyor, daha çok bölgesel düzeyde yürütüyor. Küresel düzeyde de ideolojik etkilemeler biçiminde sürdürmek istiyor. Birçok alanda bu yönlü ideolojik, politik etkilemeleri vardır. Fakat bölgesel düzeyde ise siyasi pratik etkili bir ilişkisi, mücadelesi var.

70’lerin İslam mücadelesi ile bu yönelimlerini daha da güçlendirdi. İdeolojik ve askeri olarak kendini daha aktif hale getirdi. Daha örgütlü, eylemli kıldı, belli bir etkinlik sağladı da. Karşıt mücadeleler bunu biraz sınırladı ama başta ‘İslam Devrimi’ bütün Ortadoğu’yu ele geçirme, yayılma yaklaşımı vardı. İran o yaklaşımı karşıt mücadelelerle belli ölçüde kaybetti, yürütemez hale geldi, pratik olarak yürütemez hale geldi fakat vazgeçmiş değildir. İslam Devrimi’nin bu temelde köreldiği söylenebilir. Şimdiki durumda İran dışı çalışmalar daha çok İran’ı savunma temelinde gerçekleşiyor. Daha önce İslam Devrimi’nin bölgeye yayılmasını esas alıyordu, şimdi ise ondan ziyade İran’ın güvenliğini esas alan, İran’ın güvenliğine bağlanmış bir dış politikası ve çalışması var. Dış çalışmasını ideolojik-askeri düzeye de çıkarıyor. Filistin, Lübnan üzerinde, Suriye’den Irak’a, Yemen’e, Afrika’ya dönük böyle bir politikası var. Bunlar daha çok İran’ın güvenliğini sağlama politikası. İran kendi sınırları dışında savaşarak devlet varlığını korumayı, sürdürmeyi esas alıyor. Böyle bir güvenlik stratejisi izliyor. Şu anki pozisyonu biraz böyle, besbelli ki bunu sürdürecek. Fırsat bulursa yayılma sağlayabilir. Yine kendi güvenliğini bu biçimde sağladığı için dış bölgelerdeki alanlarda amansızdır. Öyle çok fazla ölçü tanımaz.

ABD, 1980’de müdahale etmek istedi fakat başarılı olamadı. Arkasından İran-Irak savaşından sonuç çıkaramadılar. Şimdi tabi ABD-İran çelişkisi başka yöntemlerle pratikleşiyor, o izlenmiş ve başarılı olmamış yöntemleri olduğu gibi sürdüremez. İran bu temelde bir yandan ideolojik etkileme, diğer yandan dış alanlarda askeri olarak savaşıp kendi güvenliğini sağlama, öbür yandan Avrupa Birliği ile ileri ekonomik ilişkiler, dünyada ABD karşıtı güçlerle siyasi ittifaklar temelinde ayakta kalıyor. Bu konumunu sürdürüyor, sürdürecek. Böyle olmazsa mevcut iktidar ayakta kalamaz, ABD karşıtı güçlerle ittifak, Avrupa ile ekonomik dayanak, Ortadoğu’nun İran dışındaki alanlarında savaş, İran’nın temel stratejik duruşunu ifade ediyor.

Böyle bir stratejik duruş içerisinde Kürdistan ve Kürtler nerede duruyor?

Burada önemli nokta Kürdistan’daki durum, halklara karşı İran’ın tutumudur. İran isim olarak reddetmiyor; Kürt diyor, Beluci diyor, Azeri diyor, halkların adlarını kabul ediyor. Hatta Kürdistan diye isim de takmış fakat ondan öte demokratik siyasi bir hak tanımıyor. Kürt halkının bir halk olarak kendi ekonomik örgütlülüğünü, siyasi yönetimini oluşturmasına, kendi kendini demokratik özerklik temelinde yönetmesine izin vermiyor. Böyle bir şeyi kendisini zayıflatacak bir etken olarak görüyor ve temel düşman belirliyor. Böyle bir düşmanlık temelinde de saldırıyor. Bu anlamda TC devleti gibi ismini inkar etmiyor fakat demokratik siyasi varlığını en az TC devleti kadar inkar ediyor. Kürtler böyle örgütlenirlerse kendisini yok edecek temel tehlike olarak görüyor ve buna göre Kürt düşmanı bir siyaset yürütüyor. Kürdistan’daki her türlü siyasi gelişmeye karşı çok duyarlı, Kürt varlık ve özgürlük hareketlerinin gelişiminden korkuyor, onlara karşı mücadelede her türlü sömürgeci-soykırımcı güçle rahatlıkla ittifak yapabiliyor.

Türkiye ile ilişki ve ittifakı da bu temelde mi?

Biraz bu temeldedir. Tarihsel olarak Türkiye ile düşmanlığı Doğu-Batı çelişki ve çatışmasına dayanıyor. Ortadoğu’da hegemon olma çatışmasına dayanıyor. Bir çok bakımdan karşıttırlar fakat 1639’dan bu yana Kürtler üzerinde ortak egemenlik sürdürme konusunda Osmanlı ve İran imparatorlukları anlaştılar, günümüzdeki ulus devletlerle anlaşıyorlar, Kürdistan’ı yönetmek istiyorlar. Kürt karşıtlığı temelinde ilişki ve ittifak var. Başka hiçbir konuda ilişki ittifak kuramasalar da her bakımdan düşman olsalar bile Kürt konusu oldu mu rahatlıkla Kürt karşıtı ittifak kurabiliyorlar.

Geri çekilme ile beraber Kuzey Suriye Demokratik Konfederasyonu’nun temsilcileri ile Suriye ve Rusya müzakereleri daha da yoğunlaştı. Bu müzakerelerin amacı nedir, taktik mi yoksa stratejik bir yaklaşım mı, nasıl bir perspektife dayanıyor?

Bizim Kürdistan Özgürlük Hareketi olarak Önder Abdullah Öcalan’ın geliştirdiği Demokratik Konfederalizm ve Demokratik Özerklik temelinde bir çözüm çizgimiz var. Bunu genel planda formüle edersek Demokratik Ortadoğu, Özgür Kürdistan olarak tanımlıyoruz. Daha özgün olarak; örneğin Demokratik Türkiye Özgür Kürdistan; Demokratik Suriye, Özgür Kürdistan diyoruz. Bu özgürlüğü de demokratik özerklik olarak tanımlıyoruz. Yani öyle var olan Türkiye ya da Suriye bütünlüğünden kopuk ayrı bir devlet olarak tanımlamıyoruz. Aslında devlet olma değil, toplum olarak tanımlıyoruz. Dolayısıyla demokratik özerklik çözümünü esas alıyoruz. Demokratik özerklik, her toplumun, her topluluğun kendisini özgürce örgütleyip yönettiği ama diğer topluluklarla demokratik birlikler yaptığı sistemdir. Kürtler örneğin Suriye’de kendi demokratik yönetimlerini kurmalıdırlar, oluşturmalıdırlar ama demokratik Suriye birliği içinde de yer almalılar. Türkiye, Irak ve İran için de böyle. Tüm Kürdistan parçaları için de böyle. Bizim Kürdistan Özgürlük Hareketi olarak öngördüğümüz çözüm çizgisi böyle bir çizgidir. Demokratik Suriye güçlerinin daha doğrusu Kuzey ve Doğu Suriye Demokratik Özerk Yönetimi’nin esas aldığı çizgi de bu. Bunu açıklıyorlar; Önder Abdullah Öcalan’ın teorik ve pratik çizgisini esas alıyoruz ve bu alanda uygulamaya çalışıyoruz, diyorlar. Buna göre hareket ediyorlar.

Bu temelde Suriye ile ilişkiye geçmeleri, ilişki geliştirmeleri çözüm temelindedir. Günlük başka güçlerle mücadele etmek için taktik bir yaklaşım değildir. Bir dönem Esad yönetiminin ne olacağı çok belirgin olmadı, kısmi bir ihtiyatlı yaklaşım oldu, biraz uzak duruldu fakat daha sonra etkinliğini biraz daha sağlayınca o ihtiyatlılık ortadan kalktı. İhtiyatlı olunduğu dönemde de ihtiyatlı yaklaşım gösterilirken de görüşmeler vardı. Mevcut Suriye yönetiminden uzak durmadılar. Yani sorun Şam’da hangi yönetimin olduğu sorunu değildi. Suriye bütünlüğü içerisinde çözüm aramaydı. Şam’da kim yönetim olursa olsun onlarla Suriye bütünlüğü içerisinde Suriye’yi demokratikleştirme temelinde Kürt sorununu çözmeyi hedefliyordu. Kim olsa onunla ilişki kurarlardı. Muhalefetle de ilişki kurmak istediler, belli dönemlerde kurdular da ama muhalefet Rojava Kürtlerini reddetti, ilişkiden uzakta tuttu. Yoksa Kürtler hiçbir Suriyeli güçle ilişki kurmaktan uzak durmadılar. Çözümü orada görüyorlar. Bu bir taktik yaklaşım değildir, stratejik bir yaklaşımdır. Hangi güçle olacağı ayrı bir konu fakat demokratik Suriye ile çözüm bulma stratejik bir yaklaşımdır, bir çizgidir, buna ulaşmak için çalışıyorlar. Bunun için Suriye’nin demokratik olmasını öngörüyorlar, demokratik Suriye’nin tabi Kürt halkının demokratik özerklik temelinde siyasi haklarını, kendi kendini yönetme hakkını kabul etmesini esas alıyorlar.

Bu temelde herkesle ilişkilenmeye, ittifak yapmaya çalışıyorlar, ortak, birlikte yaşamaya hazırlar. Bu nedenle mevcut yönetim de dahil Suriyeli güçlerle Rojava Kürtlerinin Kuzey ve Doğu Suriye Demokratik Özerk Yönetimi’nin ilişki ittifak çalışmalarının taktik değil, stratejik olarak görmek lazım. Çünkü çözümü orada görüyorlar. Fakat bu çözüme gitmiyor, taktik kalıyor. Sadece Esat yönetimi ile değil, alanda var olan bütün güçlerle ilişki kuruyorlar ama hiçbirisi Kürtlerin varlık ve özgürlüklerini güvenceye alacak demokratik zihniyet ve siyaset yaklaşımı içerisinde olmadığı için taktik kalıyor, geçici oluyor, stratejik ittifaka dönüşmüyor. Kürtler burada stratejik çözüm arıyorlar. Stratejik çözüme gitmemesi Kürtlerden kaynaklanmıyor, diğer güçlerin zihniyet ve siyasetlerinden kaynaklanıyor. Bir defa Suriye’ye yaklaşımı, Suriye ile ilişkileri böyle ele almak lazım; siz ayrılın, parçalı duracaksınız dense bile Kürtlerin öyle ayrı parça kalma istekleri yok. Demokratik Suriye ile birlikte var olma yaklaşımları stratejiktir, bunu herkes böyle bilmeli. Ama bu hangi güçle olacak; demokratik zihniyet ve siyasete sahip olan güçlerle olacak, demokratik Suriye ile olacak, başkasıyla böyle bir stratejik birlik, ittifak olamaz.

Güncel planda ise mevcut ilişkiler, görüşmeler doğal olarak ABD çekileceğim deyince daha ön plana çıktı. O zaman gündeme gelmiş değil, her zaman var, en çatışmalı dönemlerde de vardı. Böyle bir güncel politik durum ortaya çıkınca görüşmelerin hızlanması anlaşılır bir durumdur, doğal bir durumdur. Öyle bir durumda tabi ki hem Suriyeli güçlerin yeni politikalar geliştirmeleri hem de Kuzey ve Doğu Suriye Demokratik Yönetimi’nin etkili, aktif bir politika yürütmesi, diplomatik görüşmeleri hızlandırması, mevcut stratejisi temelinde çözümler aramaya yönelmesi doğal ve anlaşılır bir durumdur. Suriye ile ilişkileri bu temelde, bizim bildiğimiz, gördüğümüz, anladığımız kadarıyla aslında ABD çekiliyorum dedikten sonra değil, öncesinde de bu vardı. Efrîn savaşı zamanında da vardı. Kürtler böyle bir ilişkiyi, stratejik bir düzeye çıkartmak istediler, demokratik yaklaşmak isteyen bütün Suriye güçleri ile fakat onlar gelmediler. Böyle bir demokratik irade, diğer güçlerde yok. Esat yönetiminde yok, diğer Suriyeli güçlerde yok. Oysa Kürtler olmasını istiyor. Demokratik siyaset ve zihniyete o güçlerin de sahip olmasını istiyorlar.

Rusya da Suriye’de etkili ilgili bir güç, Suriye savaşına aktif katılmış bir güç. ABD ile ilişki ve çelişki içerisinde olan bir güç. Dolayısıyla ABD çekileceğim deyince alanda var olan küresel düzeyde en aktif güç Rusya, Rusya ile ilişkiler de bu temelde gelişti. Rusya ile ilişkiler de önceden vardı. Baştan beri, çeşitli düzeylerde ilişkileri, ittifakları, çelişkileri, çatışmaları hep vardı. ABD çekileceğim deyince doğal olarak Suriyeli güçlerle Demokratik Suriye Birliğini yaratmak üzere ilişki, ittifak çalışmaları daha çok hızlandı. Diğer yandan küresel düzeyde etkili güç olan Rusya ile ilişkiler görüşmeler öne çıktı. Kürtler açısından bu böyledir, doğal ve anlaşılırdır.

Tekrar olacak ama Rusya buna nasıl yaklaşıyor?

Çok olumlu yaklaştığını ve ileri sonuçlar ortaya çıktığın görmedik. Dikkat edilirse Rusya politikalarının nasıl olduğunu değerlendirdik. Çok güncel, çok taktik ve çıkarcı. Biz isterdik öyle olmasın, biraz daha stratejik bakılabilsin. Özellikle tüm güçler açısından, Kürt halkının varlık ve yokluk mücadelesi açısından doğru, dikkatli yaklaşılsın, bu basit çıkarlara alet edilmesin, çünkü öyle yaklaşımlar var. Mevcut durumda Kürtler ağır katliamlar altındalar, gerçekten de ölüm kalım savaşı veriyorlar. Her gün onlarca şehit vererek ayakta kalıyorlar. Birçok güç ise burdan basit, ekonomik çıkarlar sağlamak için oyun oynuyor, pazarlık yapıyor. Çıkar pazarlıkları Kürdistan’ın bu durumu üzerinde çok fazla yapılıyor. Bu doğru ve insani değildir. Bir taraf soykırıma uğrarken ondan basit ekonomik kazanç sağlamanın hukuki, ahlaki, insani bir yanı yoktur. Herkesi biraz daha bu ahlaki ve insani davranmaya davet ediyorum.

Bu vesileyle bu gerçeği ifade edebiliriz. Rusya’nın daha çok politikaları ABD ile ilişki ve çelişki politikası, basit çıkar, böyle etkinlik sağlama politikası. Sanıyoruz; ABD çekileceğiz deyince aynı AKP-MHP iktidarı gibi Rusya da bize fırsat doğdu, hemen Kürtleri etkimiz altına alabiliriz gibi bir yaklaşım gösterdi, dışa yansıyan öyle oldu, biz ayrıntılarını yeterince bilemiyoruz. Eğer böyle yaklaştılarsa bu tarihi bir hata ve yanılgıdır. Bir defa Kürtlerin öyle bir zorlanması yoktur. Rojava Kürtleri yalnız değildirler, Rojava Kürdistan’ı kendi başına değil, bütün Kürdistan parçaları, Kürt halkı, Kürdistan Özgürlük Güçleri arkasında. Bütün insanlık, demokratik güçler arkasında. Hala DAİŞ Karşıtı Koalisyon, ABD çekiliyorum dese, yalpalasa da devam ediyor. Almanya, Fransa, İngiltere gibi güçler biz devam edeceğiz, dediler. Kürdistan Özgürlük Hareketi olarak bu tutumu anlamlı bulduk, Arap ülkeleri de benzer açıklamalar yaptılar onları da değerli bulduk. Gerçekten de bir tutarlılık gördük, devamlı olmasını dileriz, bunun geçici olmasını istemeyiz. Daha sonra nasıl yaklaşılır, nasıl olur bilemiyoruz ama söz konusu tutum önemliydi. Rusya’nın böyle yapmayıp da menfaatçi yaklaşması, fırsatı değerlendirir teslim alırım biçimindeyse yanlıştır, bu kadar güç var arkasında. Kuzey ve Doğu Suriye yalnız değil, bir defa savaşarak kazandı, bir iradesi, gücü var, Kürdistan’da, bölgede, dünyaya bir dayanağı vardır. Öyle ABD’nin yarattığı bir sonuç, ABD’nin isteğine, tutumuna göre şekillenecek bir durum değildir. Öyle sananlar yanılıyorlar. Dolayısıyla bu kadar savaş yapmış, etkinlik kazanmış bir güç iradesini siyasette de gösterir. Biz umut ediyoruz ki; Rusya öyle yaklaşmamıştır, yaklaşmaz da, daha saygılı yaklaşır, karşı iradeyi tanır, görür, demokratik yaklaşım gösterir. Dolayısıyla Kuzey ve Doğu Suriye Demokratik Özerk Yönetimi’nin Demokratik Suriye’yi yaratma stratejisine değer biçer. Böyle yeni bir Suriye’nin yaratılmasından yana olur. O temelde de Kuzey ve Doğu Suriye ile ilişkileri gelişir. Biz öyle olursa destek veririz, anlam biçeriz. Öyle olmazsa, dar menfaatçi bir yaklaşım olursa herhangi bir sonuç vermez. Öyle Kuzey ve Doğu Suriye Demokratik Özerk Yönetimi’ni de Rojava Kürtlerini de teslim alamaz. Kürdistan Özgürlük Hareketi de o tür yaklaşımlara anlam, değer biçmez. Onlara karşı mücadele edecek gücü vardır.

Son olarak PKK’nin yeni yıl gündemini de sormak istiyorum. ‘Zafer gerillası’ ile ne kast ediliyor ve gerillanın mevcut durumu ile hangi farklılıklar var, nasıl bir yeniden yapılanma hedefleniyor?

Bu konular, mücadelenin yol ve yöntemleri ile ve ona göre olacak örgütlenmelere bağlı konular. Bunu da belirleyen maddi zemindir, mücadeleye katılan dinamiklerin bilinç ve örgütlülük durumudur, teknik düzeyidir. PKK’nin 40 yıla yaklaşan bir gerilla deneyimi var. Başka halkların deneyimlerinden yararlandı; İran-Irak savaşının ortaya çıkarttığı askeri zemine dayandı, o zeminin sunduğu imkan ve fırsatları kullandı; Kürdistan coğrafyasına dayandı, Kürt toplumunun savaşkan özelliklerini esas aldı, onlara dayandı. TC’nin NATO ile ilişkiler içerisinde eski geleneksel devlet halinde olma durumunu dikkate alarak ona göre bu dayanakları tarz/taktik olarak esas alan bir gerillacılık geliştirdi. Dünyanın başka yerlerinde yürütülen gerilla ile ilişkileri de vardı, benzerlikleri de vardı fakat farklılıkları da vardı. Örneğin PKK gerilla eğitimini Filistin’de gördü, Lübnan, Filistin sahasından aldı, Filistin gerillasından öğrendi gerillacılığı. Kürdistan’a gelip 15 Ağustos 1984’ten itibaren savaşa başladıktan sonra yaşamı, tarzı, örgütlenişi, günlük yürüyüşü Filistin gerillacılığından çok çok farklı oldu. Kürdistan koşullarına göre bir şekillenme sağladı.

Bu temelde 80’li, 90’lı yıllarda önemli bir savaş yürüttü. Aslında Türk ordusunu birçok kez yenilgiye uğrattı, hiçbir etkinliği kalmadı. Günümüzde TC yönetimi, Türkiye siyaseti, eğer askeri vesayetten kurtuluyorsa bu Kürdistan gerillasının Türk ordusunu yenmiş olması sonucunda gelişiyor. Yoksa gerilla tarafından yenilmemiş olsaydı kim Türk ordusunu siyasette geriletebilirdi. Devleti biz kurduk, diyorlardı. Yıllarca başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı yapmış olan Süleyman Demirel bile devlet ordudur, yönetim hükümettir, diyordu. Resmen devlet gerçeğini kabul ediyordu. Şimdi dikkat edilirse ordu bu kadar geriye itildi. AKP biz ittik, diyor ama hiçbir alakası yok. AKP hilelerle boşluklardan yararlanarak kendi iktidarını sağladı. Böyle bir orduya karşı hiçbir mücadelesi olmadı. Esas savaşan, bu gücü yenilgiye uğratan Kürdistan gerillası oldu.

40 yıl önce bütün bunlara hazırlanırken, 30-35 yıl önce bunları uygulamaya koyarkenki koşullarla şimdiki koşullar her bakımdan farklıdır; dünya durumu farklı, Türkiye’deki siyasetin düzeyi farklı, Kürdistan’daki gelişmeler çok çok daha farklı. Bu mücadele içinde Güney Kürdistan ortaya çıktı, Rojava ortaya çıktı, Kuzey’de demokratik yerel yönetimler gelişti. Faşist saldırılarla şimdi imha etmeye çalışıyorlar ama bir ulusal diriliş devrimi gerçekleşti; toplum bilinçlendi, örgütlendi, uzun bir mücadele yürüttü. Böyle bir mücadele içerisinde mücadele güçleri bilinçlendiler, kendilerini eğitiler, örgütlediler, önemli bir gelişme sağladılar.

Aynı biçimde faşist soykırımcı, sömürgeci güçler de kendilerini değiştirdiler, mücadele içerisinde farklılaştırdılar, geliştirdiler. Mesela Türk devlet güçleri, Temmuz 1987’de OHAL ilanıyla köklü bir değişiklik yaşadılar. 1991-92’de Doğan Güreş’in müdahalesi ile ikinci bir değişlik yaşadı. 1997-98’de ordu müdahaleleri ile yine bir değişiklik yaşadı. 2007-2008’de ABD-AKP ittifakının saldırılarıyla Zap’ta yenilmiş orduyu siyasette geriletme çabalarıyla değişiklik yaşadı.

Devlette de önemli değişiklikler oldu; ordu sistemi değişti, bu süreçte önemli bir teknik gelişme oldu, dünyadaki teknik gelişmeye Türk ordusu da sahip oldu. Kendisini ona göre eğitti, örgütledi, değiştirdi. Şimdi istihbarata ve keşfe dayalı teknik araçları kullanan bir askeri güç haline geldi. Savaş o temelde sürdürülüyor. Tamamen tekniğe dayalı bir hale gelmiş durumda.

Bütün bunlar gerillanın da kendisini bu temelde yenilenmesini, değiştirmesini gerektiriyor. Geçmiş yılların koşullarında oluşan gerilla tarzı, koşulları, örgütsel sistemi, zemini, mücadele biçimiyle şimdi mücadele yürütülemez, sonuç alınamaz. Bu değişen koşullara göre ortaya çıkmış gelişmelere göre gerillanın da kendisini yenilemesi, değiştirmesi gerekiyor. Söz konusu edilen budur. Gerilla da değişebilir, kendini yenileyebilir, yeni koşullara uyarlı hale getirebilir, bu koşullarda da gerilla var olabilir, mücadele edebilir, özgürlük davasını yürütebilir, temel bir özgürlük gücü olarak Kürt varlığını ve özgürlüğünü sağlayabilir. Böyle bir varlık ve özgürlük mücadelesinin öncü gücü, temel gücü olabilir, rol oynayabilir. Kendisini bu denli yenilemiş, teknikle donatmış olan orduları da ona dayalı devletleri de onların uyguladığı sömürgeci, soykırımcı zihniyet ve siyasetleri de yenilgiye uğratabilir, başarısız kılabilir. Zaferden kast edilen budur. Böyle bir sonucun alınabilmesidir. Böyle bir sonucu alacak gerillacılığın tarz, taktik, sistem olarak ortaya çıkartılmasıdır. Bu sağlanabilecektir.

Bunun için çok önemli değişikliklerin yapılması önemlidir, gerilla bunları tartışıyor. Savaşın hedefleri, tarzı, taktikleri bakımından, gerillanın örgütlenişi, hareket ve yaşam tarzı bakımından yapılması gereken değişiklikler nelerdir, içinde bulunduğumuz koşullarda faşist soykırımcı zihniyet ve siyasete karşı mücadele edip başarılı sonuçlar alabilmek için nasıl bir mücadele gücü olmak lazım? Neler yapmak gerekli? Nasıl örgütlenmek, ne tür mücadele yöntemleri kullanmak, hangi tür araçlarla donanmak gerekli? Bunları araştırıyor, tartışıyor, bulmaya çalışıyor ki bu konuda da gerçekten de eskiye göre çok köklü değişikliklerin yapılması gerekiyor.

Aslında bir süredir bu değişiklikler kısmen yapıldı. Gelişmeler oldukça adım adım değişikliklerde oldu fakat zayıf kaldı. Şimdi ortaya çıkan değişimin köklü olması gerektiğidir. Gerilla bunun farkında, böyle bir köklü değişikliği yapma gücü iradesi var, yaratıcılığı var, bu konudaki darlığı ve tutuculuğu aşacak bir bilinç ve irade ortaya çıkarmış durumda. Böyle bir değişimi de gerçekleştirecek, Kürt varlık ve özgürlük mücadelesinde belirleyici rolünü oynamaya bu önümüzdeki süreçte de devam edecek.

Bir Cevap Yazın