Besê Hozat: Mücadelesizlik, çürümüş iktidarı ayakta tutuyor

Hozat, tecridin kırılmasının, demokratik mücadele zeminini ortaya çıkaracağını belirterek, “Mücadelesizlik, bu çürümüş faşist iktidarı ayakta tutuyor. Öncüye korkaklık yakışmaz; artık ataletten kurtulmalı, sahaya inmeli. Toplum bunu hak etmiyor” dedi.

0
54

Zayıf, güçsüz ve korkak AKP-MHP faşist iktidarının, en güçlü avantajının, toplumsal direnişin ve demokratik muhalefetin zayıf oluşu olduğunu; mücadelesizliğin, bu çürümüş faşist iktidarı ayakta tuttuğunu söyleyen KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Besê Hozat, “HDP biraz direndiği ve mücadele ettiği için faşizm tüm gücüyle HDP’ye yöneliyor. Şu anda faşizme karşı mücadele eden tek güç Kürtler ve HDP’dir. Biraz da Türkiye köylüleri ve emekçileri direniyor” dedi. ‘Faşizm, birleşik devrimci demokratik mücadelesiyle yıkılır’ düsturunun, tüm dünyada faşizme karşı mücadele etmenin kanunu olduğunu hatırlatan Hozat, “Türkiye’de olmayan da maalesef budur. Tüm meydan faşizme bırakılmış durumdadır” şeklinde konuştu. Türkiye’nin devrimci ve demokratik güçlerinin artık bu ataletten kurtulması ve mücadele sahasına inmesi gerektiğini vurgulayan Hozat, şunların altını çizdi: “Gerçekten bu duruş kabul edilemez, topluma yazıktır, ayıptır ve günahtır. Türkiye toplumu bunu hak etmiyor. Öncüye korkaklık yakışmaz; insanca yaşamak istiyorsak meydanlara çıkacağız, birlik olacağız ve faşizme karşı mücadele edeceğiz. Faşizmi yıkacak, Türkiye’yi demokratikleştirecek ve Kürt sorununu demokratik çözüme götürecek olan, topyekûn mücadele ve direniştir. Bunun başka bir yolu da yoktur.”

KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Besê Hozat, ANF’nin sorularını yanıtladı. Söyleşimizin birinci bölümü şöyle:

Öncelikle tecride karşı rehin tutulan DTK Eşbaşkanı Leyla Güven öncülüğünde devam eden süresiz-dönüşümsüz açlık grevi eylemlerini sormak istiyoruz. Dönem itibariyle bu eylemlerin önemi ve anlamı nedir?

Önder Apo üzerinde uygulanan ağır işkence sisteminin kaldırılması için sevgili Leyla Güven’in başlattığı süresiz-dönüşümsüz açlık grevi, çok değerli ve anlamlı bir eylemdir. Leyla Güven’in bu tutumunu takdir ediyoruz. Aynı biçimde zindanlarda devrimci tutsaklar, Bakur’da Başûr’da, Rojava’da ve Avrupa’da halkımız bu eylemleri büyük bir inanç ve kararlılıkla sürdürüyor. Önderliğimiz şahsında halkımız üzerinde faşist soykırımcı saldırıların topyekûn hale geldiği bir süreçte başlayan bu direniş dalgası, son derece anlamlı ve değerlidir. İnanıyorum ki; sonuçları itibariyle İmralı işkence sisteminin parçalanmasına vesile olacaktır. Tıpkı 12 Eylül faşizmine karşı ortaya konulan büyük zindan direnişi gibi bu da onurlu ve yüce bir tutumdur. Bu anlamda Leyla Güven, zindan direnişçileri, HDP Hewlêr Temsilciği’nde Nasır Yağız ve Avrupa’daki değerli eylemciler ile direnen tüm halkımızı saygı, sevgi ve minnet duygularımla selamlıyorum. Bu onurlu ve soylu eylemlerini yürekten kutluyorum.

Büyük direnişlerle dolu halkımızın haklı özgürlük mücadelesi, tarihi ve kader belirleyici bir sürecin içerisindedir. Faşist soykırımcı AKP-MHP rejimi, topyekûn bir imha planıyla hareket ediyor. 40 yıllık görkemli özgürlük mücadelesinin ortaya çıkardığı değerleri tamamen ortadan kaldırmaya, Kürt halkını soykırıma uğratmaya çalışıyor. Kürt halkını ve demokratik Türkiye toplumunu cumhuriyet tarihinin korkunç dönemlerinden biri olan 1923-1938 dönemi gibi katliam ve soykırımlar yüklü bir sürece mahkum etmek istiyor. Lozan’ın 100. yıl dönümünde güncellenmiş yeni bir Lozan yaratarak, Kürt halkını bir yüz yıl daha inkar ve imha politikalarıyla ezmeye, yok etmeye çalışıyor.

Mutlak tecrit de bunun gereği mi?

Evet, Önder Apo üzerinde 20 yıldır uygulanan mutlak tecridin nedeni budur. Önder Apo şahsında özgürlüğü için direnen bir halk yok edilmek isteniyor. Önder Apo, direnen ve mücadele eden özgür halkın yaratıcısıdır. Özgür ve onurlu Kürt’ün ve insanlığın somutlaşmış değerler bütünlüğüdür, özgür halk kimliğidir. Bu kimlik, AKP-MHP faşizmi tarafından tasfiye edilmek isteniyor. Önder Apo, İmralı işkence sisteminde tam 20 yıldır soykırımcı faşizme karşı muazzam bir mücadele veriyor, direniyor. Bu direniş, teslimiyetçi-soykırımcı politikalara karşı net bir tutumdur.

Açlık grevleri de sözünü ettiğiniz direnişçi tutumun parçası mı?

Süresiz-dönüşümsüz açlık grevleri tam da bu noktada büyük anlam taşıyor. Bu eylemler, inkar ve imha politikalarına karşı Apocu bir duruştur. Teslimiyeti kabul etmeyen bir halkın duruşudur. Bu açıdan tüm halkımızın bu direnişi sahiplenmesi ve eyleme geçmesi çok önemlidir. Özellikle Bakurê Kurdistan’da ve Türkiye’de yaşayan halkımız, İmralı merkezli zindanlarda büyüyen bu direnişi en güçlü biçimde sahiplenmelidir. Halkımız her zaman olduğu gibi şimdi de inkar ve imha politikalarına karşı ancak büyük direnerek varlığını koruyabilir ve özgürlüğünü sağlayabilir. Büyük mücadele etmeden ve direnmeden hiçbir şey korunamaz ve savunulamaz. Gerçekten kader tayin edici tarihi bir sürecin içerisindeyiz. Önderliğimiz bizlere, halkımıza ve halklara da büyük kazanmanın yolunu gösteriyor. Örgütlü irademizle mücadele eder ve direnirsek büyük kazanabiliriz.

Bu eylemlerde Leyla Güven şahsında kadın öncülüğü ön planda. Özellikle kadınların bu eyleme öncülük yapmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sevgili Leyla Güven bu direnişiyle tüm kadın ve erkekler tarafından saygı ile karşılanması ve örnek alınması gereken onurlu bir duruş sergiledi. Leyla Güven, Kürt kadınının ulaştığı özgürlük düzeyi açısından da çarpıcı bir örnektir. Bu; bilinçli, iradeli, onurlu ve örgütlü bir kadın duruşudur. İmralı merkezli topyekûn imha saldırılarının geliştiği bir süreçte bu eylem tarzı sürece çok güçlü bir müdahaledir. Kadının devrimci öncü duruşunu çok çarpıcı ortaya koyuyor. Leyla yoldaş bu duruşuyla Önder Apo’nun özgürlük felsefesini ne kadar doğru ve iyi anladığını ortaya koymuştur, tehlikeleri derinden hissetmiş ve müdahale etmiştir. Önderliğe; dürüst, yoldaşlık ilkelerine bağlı bir kadın yoldaşı ve arkadaşı olduğunu göstermiştir. Tekrardan Leyla yoldaşın eylemini selamlıyor ve kutluyorum. Zindanlarda Leyla Güven ile başlayan direniş kadınlar öncülüğünde büyüyerek devam ediyor. Devrimci kadın tutsaklar bu direnişin başını çekiyor. Hepsi onurlu bir tutumun sahibidirler. Önder Apo’nun gerçek yoldaşları ve arkadaşları olduklarını çok güzel ve anlamlı bir şekilde ortaya koymayı başarmışlardır. Önder Apo’nun direniş tutumuna en anlamlı cevabı zindanlarda yıllardır direnen yoldaşlarımız veriyor. Gerçekten Önder Apo’yu en iyi ve en güçlü kadınlar anlıyor ve pratikleştiriyor.

Neden en iyi kadınlar anlayıp pratikleştiriyor ve Öcalan ile nasıl bir bağ kurulmuş durumda?

Kuşkusuz bunun çok haklı, tarihi ve bilimsel nedenleri ile temelleri vardır. Önder Apo kadın şahsında yaşamın hakikatine ulaşan bir önderdir. Kadın hakikatini açığa çıkararak, yaşamın anlamını ortaya çıkaran başka bir öndere tarihte rastlayamazsınız. Kadına bu kadar yakın, dost ve yoldaş başka bir önder tarihte göremezsiniz. Kadının, Önder Apo ile olan özgürlük ilişkisini hiçbir tarihçi ve sosyolog derinliğine kavrayamamıştır. Bu çok özel bir bağ ve ilişkidir. Önder Apo’nun felsefesiyle buluşan, bu felsefeyi özümseyen kadın büyüyor ve yüceliyor. Önder Apo “Benimle olan kadın her zaman yücelerde seyreder” derdi. Direnerek güzelleşen kadın şahsında yaşanan bu gerçekliktir aslında. Bir direnişin başını kadınlar çekiyorsa o direniş asla yenilmez. PKK’nin yenilmez gerçeğinin sırrı buradadır. PKK bir kadın partisidir. Kadın öncülüğünde onlarca yıldır süren mücadele, Kürtlerde büyük bir dirilişe ve uyanışa yol açtı, muhteşem bir toplumsal devrimi ortaya çıkardı. Bölge ve dünya toplumunu etkiledi, binlerce Arap kadını ve erkeği, farklı etnik ve inanç kimliğinden insanı aynı zeminde bölge ve dünya gerici faşist zihniyetine/sistemine karşı mücadeleye çekti, ortak yaşam sisteminin kuruluşunu sağladı.

Kadının özne olduğu bir mücadele asla yenilmez. Önder Apo tüm mücadele yaşamını özgür kadınla demokratik ve özgür bir yaşamı yaratmaya adadı. Kadın, Önder Apo’nun özgürlük felsefesinde derinleştikçe ve bu felsefeyle buluştukça kendi hakikatine kavuştu, örgütlendi, iradeleşti ve özgürleşti. Kürt kadınının özgürleşmesi, Önder Apo’nun büyük düşünsel ve pratik emekleri ve çabaları sonucu gerçekleşti. Büyük zindan direnişçilerinden ve aynı zamanda özgür kadın sembollerinden biri olan Sakine Cansız (Sara) yoldaşımız Önder Apo’nun bu emeklerinin en güzel ifadesidir. Sara yoldaş şahsında somutlaşan direnişçi kadın çizgisini, bugün Leyla Güven yoldaş ve zindanlardaki kadın-erkek yoldaşlar, halkımız onurlu bir biçimde sürdürüyor.

Bu anlamda kadının Önder Apo’ya bağlılığı, sevgisi ve saygısı son derece anlaşılırdır. Önder Apo, kadını hakikati ve özgürlüğüyle buluşturan, bunu sağlamak için sınırsız bir emek ve çaba gösteren, dünya erkek egemen sistemini karşısına alan gerçek kadın yoldaşı, arkadaşı, dostu ve yol göstericisidir. Uluslararası Komplo’nun temel bir nedeni de budur.

Bu noktayı biraz daha izah edebilir misiniz?

Komployla Önder Apo’nun özgür kadın çalışmaları ve mücadelesi darbelenmek, tasfiye edilmek istendi. Sakine Cansız yoldaşın vahşice katledilmesi de bununla bağlantılıdır. Kadın Özgürlük Hareketi’nin kişilik ve kimlik kazanmasında belirleyici rol oynayan Sara yoldaş hedeflenerek kadın hareketi etkisizleştirilmek, Önder Apo teslim alınmak istendi. Ancak bu başarılamadı, aksine kadınların öncülüğünde teslimiyete karşı direniş büyüyerek devam ediyor. Kadınlar Önder Apo şahsında tecrit altına alınan iradenin kendi iradeleri olduğunu çok iyi biliyor ve direniyor. Kadınlar çok iyi biliyor ki; Önder Apo’nun özgürlüğü kendi özgürlükleridir. Önder Apo üzerinde uygulanan işkence sistemi kırılırsa bu tüm kadınların, halkların ve ezilen tüm kimliklerin özgürleşmesi süreci daha da hızlanacaktır. Bu çarpıcı gerçeği kadınlar çok güçlü kavramış ve özümsemiş durumda. Ortaya koydukları direniş tutumu da bunu çok açık bir biçimde ortaya koyuyor.

AKP-MHP ne yapmaya çalışıyor, nasıl bir zihniyete dayanıyor?

Türkiye ve Kürdistan koyu bir faşizmin karanlığı içerisinde bulunuyor. AKP-MHP soykırımcı rejimi, Türkiye’nin tüm kültürel zenginliklerini ve demokratik toplumsal değerlerini yok etmeye, faşist soykırımcı diktatörlüğe dayalı bir anayasal sistem kurmaya çalışıyor. Bu hedefini gerçekleştirmek için ülke içinde ve dışında topyekûn işgal ve imha saldırıları yürütüyor. AKP-MHP faşizmi, Kürtler başta olmak üzere Türkiye halkları ve demokrasi güçleri üzerinde imha savaşı yürütürken Suriye ve Irak’ta da işgal saldırıları yapıyor. 3. Dünya Savaşı koşullarından yararlanarak Kürtleri özgürlüksüz, statüsüz bırakıp inkarı ve imhası üzerinden Misak-ı Milli hayalini gerçekleştirmeye çalışıyor. Türk ordusunun, Suriye ve Irak işgal saldırıları, AKP-MHP faşist iktidarının bu imhacı, neo Osmanlıcı yayılmacı ve işgalci politikalarının gereğidir. Bu anlamıyla AKP-MHP faşist rejimi sadece Kürtler açısından değil, tüm Türkiye ve bölge halkları açısından da büyük bir tehlike ve bela durumundadır. Bu soykırımcı faşist iktidar, halkların başına her türlü kötülüğü getirebilir ve her türlü komployu yapabilir.

Tecridin de komplo, daha doğrusu Uluslararası Komplo ile ilişkisi var mı?

Mutlak tecridin, kesinlikle Kürt halkına, Türkiye ve bölge halklarına karşı güncelleştirilen Uluslararası Komplo’yla ilişkisi vardır. 5 Nisan 2015’te Önder Apo ile diyalogun tümden kesilmesiyle birlikte Uluslararası Komplo güncellendi. ‘Çökertme Planı’ kapsamında imhaya karşı öz yönetim direnişinin geliştiği şehirlere vahşice saldırılar geliştirildi. Kürdistan kentleri yakıldı, yıkıldı, onlarca insan katledildi. Ardı sıra Kuzey Suriye’ye işgal harekatı geliştirildi. İşgale karşı Efrîn halkı görkemli bir direniş ortaya koydu, ancak işgali tam olarak önleyemedi. Direniş işgal koşullarında yeni bir aşamaya taşındı. Benzer biçimde Güney Kürdistan’da işgal genişletildi. 6 Kasım 2018’de de ABD yönetimi hareketimizin üç kurucu kadrosu ve yöneticisi şahsında aldığı kararla AKP-MHP faşizminin tasfiye planlarına desteğini açıkladı. Tüm bu imha ve işgal saldırıları, Uluslararası Komplo’nun devamı olarak gelişiyor. 9 Ekim 1998-15 Şubat 1999’daki amaç ne idiyse günümüzde komplonun güncellenme amacı da aynıdır.

Ne yapılmak isteniyor?

Özgürlük Hareketi tasfiye edilmek ve Kürt halkı teslim alınmak isteniyor. 9 Ekim komplosuyla başarılmayan şimdi başarılmak isteniyor. 9 Ekim komplosuna karşı Önder Apo büyük bir mücadele verdi. Önder Apo, devrimci halk savaşı stratejisinde büyük bir yenilik yaratarak ve paradigmasal değişime giderek Hareketi ve halkı etkili mücadele eder hale getirerek komployu boşa çıkarmayı başardı. Demokratik Özerk Kürdistan, demokratik Türkiye ve demokratik Ortadoğu ekseninde mücadele yürüten Hareketimiz büyüdü, tüm bölge halklarını ve kadınlarını etkiler düzeye ulaştı. Önder Apo’nun demokratik ulus paradigması, Rojava Devrimi’ni ortaya çıkardı, Ortadoğu devriminin zeminini döşedi. Komplo tekrardan güncellenerek halklar adına ortaya çıkarılan bu görkemli demokratik özgürlük değerleri tasfiye edilmek isteniyor. Önder Apo üzerindeki mutlak tecridin bu kirli tasfiye planlarıyla doğrudan bağlantısı vardır.

İşte bu doğrudan bağlantıyı somut olarak biraz daha açabilir misiniz?

Önder Apo ile Hareket ve halk arasındaki ilişki kesilerek etkisi kırılmak isteniyor. Bölge yeniden dizayn edilirken Önder Apo’nun ve Hareketin etkisinde demokratik özgürlükçü bir Ortadoğu sistemi kurulsun istenmiyor. Tekrardan Kürtler statüsüz, özgürlüksüz, bölge halkları da alternatifsiz bırakılmaya çalışılıyor. Tecrit bu anlamda Kürt halkına olduğu kadar bölge halklarına karşı da bir tecrittir, saldırıdır. Komplocu güçler, Önder Apo’nun özgürlükçü fikirlerinden, toplumsal çözüm projelerinden rahatsızdır. Bundan kaynaklı tecrit ağırlaştırılmakta ve Kürtler ve bölge halkları üzerinde tasfiye planları tüm hızıyla sürdürülüyor. Demokratik alternatif ortadan kaldırılmaya çalışılırken dağılmış ve çürümüş faşist soykırımcı ulus devlet sistemleri ise restore edilerek hegemonik sistemin çıkarlarına uyumlu hale getirilmeye çalışılıyor. AKP-MHP soykırımcı faşist iktidarı da kapitalist emperyalist güçlerin katı çıkar hesaplarından yararlanarak Kürtleri soykırıma uğratmaya ve ırkçı faşist Türk ulus devlet sistemini yeniden dizayn etme çabasındadır.

Öcalan üzerindeki tecridin ağırlaşmasıyla birlikte baskı ve zulüm de artıyor. Tecridin kaldırılması mücadelesiyle Kürt halkının özgürlük ve demokrasi mücadelesi arasındaki bağı anlatabilir misiniz?

AKP-MHP faşizmi, iktidarını ancak savaş ve şiddetle ayakta tutabileceğinden saldırıyor. Hiçbir hak ve hukuk tanımadan her yere kuduz köpek gibi saldırmasının nedeni budur. Savaş ve şiddet, faşist diktatörlüğün gıdası ve gereğidir. Faşist diktatörlük bu gıdadan yoksun kalırsa yerle yeksan olacağını iyi biliyor. Faşist diktatörlükte demokrasi olmadığı gibi hukuk da yoktur. Hukuk, faşist diktatörün iki dudağı arasından çıkan sözcüklerdir. Türkiye’nin hukuku artık Erdoğan’dır, Bahçeli’dir. Soykırımcı faşizm, bu iki kişide cisimleşmiş durumda. Türkiye’nin demokrasisini, siyasi, toplumsal ve ekonomik durumunu anlamak için bu iki faşist diktatöre bakmak yeterlidir. Faşist soykırımcı diktatörlükle yönetilen bir ülkede kuşkusuz zulüm, baskı ve şiddet dışında bir şey yaşanmaz. Şu anda Kürtlerin tüm değerlerine imha amaçlı bir saldırı var ve gelinen aşamada bu saldırı, tüm Türkiye’ye yayılmış durumda. Türkiye’nin demokrat aydınları, yazarları, akademisyenleri, gazetecileri, sanatçıları, siyasetçileri zindanlarda. Kürdistan’daki zindanların neredeyse hepsi, Türkiye’deki zindanların yarıdan fazlası Kürt siyasetçileri, devrimcileri, aydınları ve yurtseverleriyle doludur. Bu faşist saldırıların Önderliğimiz üzerinde uygulanan tecritle doğrudan bağlantısı vardır. İmralı tecridi, Önder Apo üzerindeki baskı-şiddet, şu anda Kürdistan ve Türkiye geneline yayılmış durumdadır.

Önder Apo üzerindeki tecrit kırılmadan Türkiye’de faşizmin son bulması mümkün değildir. Önder Apo üzerinde tecrit, Kürt halkına ve demokrasi güçlerine saldırıysa tecridi kırıp faşizmi geriletmek de demokrasi ve özgürlüklerin önünü açmak, demektir. Önder Apo’nun özgürlüğünü sağlayacak bir mücadele yürütmek demek, faşizmin politikalarını boşa çıkarmak ve yenilgiye uğratmak demektir. Dolayısıyla Önder Apo’nun özgürlüğü, faşizmin panzehiridir. Tecridin kırılması, faşizmi ortadan kaldıracak ve kendisiyle birlikte demokratik mücadele zeminini ortaya çıkaracaktır. Önder Apo Türkiye’de demokrasinin, özgürlüğün ve kardeşçe bir arada yaşamanın garantisidir. Önder Apo dışında hiç kimse ve hiçbir güç bu rolü oynayamaz. Bu bakımdan Önder Apo, Türkiye’de birliğin ve ortak demokratik yaşamın kurulmasında tek köprüdür ve Türkiye’nin son şansıdır. Türkiye’nin birliği, demokrasisi, özgürlüğü ve barışı Önder Apo’nun özgürlüğüne bağlıdır. Türkiye’nin bu şansı yitirmesi demek giderek yok olması demektir. AKP-MHP faşizmi Türkiye’nin varlık gerekçelerini dinamitliyor, Türkiye’yi yok oluşa doğru sürüklüyor. Önder Apo, 45 yılı aşkındır Türkiye’yi demokratikleştirme, Türkiye barışını sağlama mücadelesi veriyor. Tecrit bu çabaları dinamitliyor, Türkiye’yi dönülmesi zor bir yola sürüklüyor.

Mevcut Türkiye tablosuna bakarak Kürt sorununun demokratik çözümünün önemini ve bu çözümün Türkiye’nin demokratikleşmesiyle doğrudan bağlantısını görmemek, bu konuda çözümün öznesi Önder Apo’nun rolünü anlayamamak ancak faşizmle izah edilebilir. Kürdistan’da uygulanan soykırımcı faşizm, Önder Apo üzerindeki tasfiye planının bir devamıdır. Türkiye toplumuna karşı geliştirilen faşizm de Kürdistan’daki uygulamaların birer parçasıdır. Ne zaman Kürdistan’da baskılar artırılmışsa, Türkiye’de de artırılmıştır. Böylelikle Kürdistan’daki özgürlük mücadelesi Türkiye’deki demokrasi güçlerinden destek almadan boğulmak istenmektedir. Dolayısıyla Kürdistan’da faşizm, Türkiye’de de faşizmdir. Kürdistan’da demokratik çözüm, Türkiye’de de demokratik yönetimdir. Bu açıdan sürekli ifade ediyoruz ve diyoruz ki; Kürt sorunu demokratik temelde çözülmeden Türkiye’nin demokratikleşmesi mümkün değildir. Türk devletinin anti-demokratik faşist karakterinin temel nedeni Kürt sorununa inkarcı ve imhacı yaklaşmasından kaynaklıdır. Sürekli darbe mekaniğini tetikleyen de bu gerçekliktir. Faşist soykırımcı bir rejim kendi içerisinde sürekli darbeciler ve darbe üretir. Faşist darbeci sistemde halklar sürekli baskı ve zulüm altında yaşamak zorunda kalırlar. Türkiye’de AKP-MHP faşizmini yıkmanın yolu İmralı tecridini kırmaktan, Önder Apo’yu özgür yaşar ve çalışır koşullara kavuşturmaktan geçiyor. Bunun yolu da direnişi tüm Türkiye geneline yaymakla mümkündür. Bu başarıldığında faşist diktatörlük bir gün bile ayakta kalamaz.

AKP-MHP iktidarı, egemenliğini sağlama alabilme yolunda yerel seçimleri kazanabilmek için her türlü hile ve zorbalığı uygulayacağını şimdiden gösteriyor. Devlet Bahçeli, yerel seçimleri kazanamazsak bu sistem çöker, dedi. Bir taraftan direnişin yükseldiği, diğer taraftan da faşist iktidarın baskılarının arttığı bir ortamda 31 Mart yerel seçimleri nasıl bir önem kazanıyor?

31 Mart yerel seçimleri, 24 Haziran genel seçimlerinden çok daha büyük bir önem kazanıyor. AKP-MHP soykırımcı faşist iktidarı, yerel seçimleri kazanarak faşist rejimi tüm ayaklarıyla kurumsallaştırmak ve yerele yaymak istiyor. Toplumun tüm direnç noktalarını parçalayarak, direniş üreten iç dinamiğini dumura uğratarak toplumu teslim almaya çalışıyor. Kürdistan’da ise soykırımı sonuca götürmeyi hedefliyor. Bunun için yerel seçimlere çok önem veriyor ve yükleniyor. Öte yandan demokratik muhalefet üzerinde baskıları yoğunlaştırıyor, her gün onlarca insanı tutukluyor, adeta seçim çalışması yapacak insan bırakmamaya çalışıyor. Bu durum, yerel seçimleri çok daha önemli bir hale getiriyor. Yerel seçimlerde HDP Kürdistan’da büyük bir başarıyla kayyum atanan tüm belediyeleri geri alıp üzerine yeni belediyeler kazanır ve Türkiye’de de AKP-MHP faşist iktidarına kaybettirirse soykırımcı faşist iktidar büyük bir darbe alarak baş aşağı gidişe geçecektir, faşist diktatörlüğü kurumsallaştıramayacaktır. Bu açıdan HDP’nin bu seçimlerdeki rolü kilit bir önem taşıyor. HDP’nin başarısı demek yerel demokrasinin, halkların demokratik iradesinin ve öz yönetim sisteminin başarısı demektir. Bu toplumun öz dinamiğinin ve direniş gücünün ne kadar canlı ve güçlü olduğunu ortaya çıkaracağı kadar faşizmin gerilemesinde de büyük bir rol oynayacaktır. Yerel seçimlerde demokrasi güçlerinin kazanması faşizmin gerilemesine yol açarak demokrasiye, demokratik mücadeleye alan açacaktır.

Devlet Bahçeli’nin bu seçimleri varlık ve yokluk sorununa dönüştürmesi, seçimlerin faşist Bahçeli’nin ve Erdoğan’ın bekasıyla ilgili bir özellik taşımasından kaynaklıdır. Bahçeli bu seçimleri kaybederse nasıl baş aşağı gideceğini iyi biliyor ve görüyor. Bahçeli onlarca yıldır, Erdoğan da 16 yıldır baskı ve faşizmle kendisini ayakta tutuyor ve yaşatıyor. Demokrasi bu faşistlerin ruhsal ve siyasi ölümü demektir. Bu açıdan halkımız ve Türkiye’nin demokrasi güçleri bu seçimlere çok büyük önem vererek çalışmalı ve seçimleri büyük bir başarıyla kazanmayı esas almalılar. AKP-MHP faşist ittifakı karşısında tüm anti-faşist güçler ve kesimler bir araya gelebilmeli, yerel seçimlerde HDP’nin başarısı için çalışabilmeliler. HDP’nin başarısı Türkiye’de demokrasinin önünü açacaktır.  

Faşizm direnilerek, mücadele edilerek geriletilir ve yıkılır. Yerel seçim sürecini de faşizmi geriletmede ve yıkmada büyük bir mücadele gerekçesi ve süreci haline getirmek önemlidir. Kaldı ki bunun koşulları ve imkanları oldukça fazladır. Türkiye toplumunun yarıdan fazlası AKP-MHP faşist iktidarına büyük bir öfke duyuyor. Kürtler zaten büyük bir öfke patlaması yaşıyor. Bu öfke, yerel seçimlerde büyük bir demokrasi gücüne dönüşmelidir. Faşist diktatör Erdoğan’ın ve Bahçeli’nin korktuğu başına gelmeli; ayakları altındaki kum, halkın öfke selinde kayıp gitmelidir.

Tecride karşı mücadele, yerel seçim çalışmalarına nasıl bir katkıda bulunuyor?

Tecride karşı mücadele yerel seçim çalışmalarını güçlendirir, topluma moral ve cesaret kazandırır. Soykırımcı faşizme karşı zindanlarda gelişen direniş, halka büyük bir cesaret ve moral veriyor. Faşizmin işkence merkezi haline gelmiş zindanlarında bu onurlu direniş geliştiriliyorsa faşizmin açık zindanları haline getirilmiş Kürdistan ve Türkiye’de direniş hayli hayli geliştirilir. Kürdistan ve Türkiye’de bunun tarihsel ve güncel zeminleri güçlüdür. Şu anda Türkiye toplumu tecrit altında ve zindan koşullarında yaşıyor. İmralı tecridine karşı mücadele aynı zamanda demokrasiyi kazanma, özgürlüğü sağlama mücadelesidir. Zaten yerel seçimler bir bakıma bu anlama da geliyor. Tecridi kırmış bir halk, öz yönetimini kazanmış bir halk olma onuruna da kavuşmuş oluyor. İmralı tecridi kırılırsa bu yerel demokrasinin en büyük başarısı olacaktır ve dolayısıyla özgür Kürdistan ve demokratik Türkiye yaşayan bir olgu haline gelecektir. Bu açıdan tecride karşı mücadelede sağlanacak her gelişme, doğrudan yerel seçim sürecini de olumlu etkileyecektir. Tecride karşı direnişle her bakımdan duyarlılığı yükselen halk, yerel seçim çalışmalarına da seferberlik ruhuyla katılacak ve başarısı için muazzam bir çaba içerisine girecektir.

Bu süreç doğru ve yaratıcı bir biçimde yönetilirse büyük kazanmak mümkündür. Yerel seçim sürecini, faşist soykırımcı iktidara karşı bir mücadele süreci olarak ele alıyorsak -ki öyledir- o halde tecride karşı geliştirilen direniş, yerel seçimler de dahil her alanda mücadeleye güç katacaktır, mücadelenin ruhu ve gıdası olacaktır.

Bakurê Kurdistan’da kayyum olarak atanan kişilerin aday gösterilmesiyle verilmek istenen mesaj nedir, Kürt halkı nasıl bir tavır koymalı?

Kayyum; soykırım, işgal ve gasp politikasıdır. Her şeyden önce de Kürt halkına ‘biz sizin iradenizi tanımıyoruz’ tutumudur. Bu tutum, Kürt halkının varlığını tanımamaktır. Dolayısıyla AKP iktidarı, DBP belediyelerine kayyum atayarak Kürt halkının ve Kürdistan halklarının iradesini yok sayıp gasp ederek soykırım politikalarında ısrar edeceğini gösterdi. Siyasi soykırım, doğrudan ulusal ve kültürel soykırımdır. Siyasi soykırımı durdurmadan, ulusal ve kültürel soykırımı durdurmak mümkün değildir. Kayyum atanan kişilerin aday gösterilmesi, faşist AKP iktidarının soykırım politikalarında ısrarını ifade ediyor. Kayyum politikası, halkın varlığına ve özgürlüğüne büyük bir saldırıdır. Bu faşist soykırımcı zihniyete karşı varlık-yokluk mücadelesi bilinciyle yerel seçimlerde Kürt halkının iradesini en güç biçimde ortaya koymak gerekmektedir. Halkımız yerel seçimlerde seferberlik ruhuyla çalışmalı ve soykırımcı AKP iktidarının el koyduğu belediyeleri geri almalıdır. Soykırımcı kayyum politikasına karşı en güçlü mücadele, kayyum atanan belediyeleri ve ayrıca Kürdistan’da soykırımcı AKP’nin elindeki belediyeleri geri almakla mümkündür. İşgalcileri alaşağı etmek, soykırım politikalarına büyük bir darbe olacaktır. Halkımızın soykırım politikalarını boşa çıkarma gücü vardır. Halkımız birliğini korur, örgütlü iradesiyle mücadelesini verir ve direnirse mutlaka başaracaktır. Halkımız direnerek, büyük mücadele vererek belediyelerine, öz yönetimlerine sahip çıkmalı ve AKP işgalciliğine geçit vermemelidir.

Geçmiş süreçte yaşanan zayıf duruş faşist AKP’nin belediyeleri gasp etmesine neden oldu. AKP işgaline karşı topyekûn bir direniş içerisine girilseydi belediyeler bu tarzda gasp edilemez, bunun cesareti gösterilemezdi. Şimdi de bu soykırımcı rejime verilecek en anlamlı cevap gasp edilen belediyeleri geri alarak topyekûn direnişle onları korumaktır. Faşizmin her türlü saldırısını halkımız direnerek boşa çıkarabilir, halkımızın bu gücü ve iradesi vardır. Bu açıdan hem belediyeler kazanılmalı hem de kazanılan belediyelere yönelik saldırılara karşı daha ilk günden sahiplenecek bir mücadele verilerek halkın iradesi ve öz yönetim gücü sonuna kadar korunmalıdır. Halkımızın böyle bir mücadele tarihi iradesi ve gücü vardır.

AKP-MHP faşizmi insanların binaların dışına çıkmasını bile engelliyor. Her gün yapılan tutuklamalarla neredeyse Türkiye ve Kürdistan’da seçimlerde çalışacak insan bırakılmadı. Kürt halkı ve demokrasi güçleri, AKP-MHP iktidarının bu faşizmine karşı ne yapabilir?

AKP-MHP faşizmi savaş, baskı ve saldırganlıkla kendisini ayakta tutuyor. Bu; çok zayıf düşmüş, gölgesinden dahi korkar hale gelmiş, hastalıklı zihniyete sahip iktidarların davranış biçimidir. Hakikat şu ki; faşistler her şeyden korkarlar ve korkularını bastırmak için daha fazla saldırırlar. O yüzden çok zalim olurlar, tarihleri hep katliamlar ve soykırımlarla anılır. Zulmettikleri halklar tarafından sürekli nefretle anılır ve asla unutulmazlar. AKP-MHP faşist iktidarı da böyledir. Zayıf ve korkaktır. Türkiye’de güçlü bir direniş gelişebilse ve ciddi bir muhalefet ortaya çıkabilse bu faşizm bir gün bile ayakta kalamaz, gerçekten o derece zayıf ve güçsüzdür. Ciddi demokratik bir muhalefet ve direniş gelişmediği için tüm meydan, AKP-MHP faşizmine kalmış. Faşizmin güçlü olmasından kaynaklanmıyor, demokratik muhalefetin güçsüzlüğünün yarattığı bir sonuçtur. Her gün haksız hukuksuz yere onlarca insanı tutukluyorlar, sokak ortasında insanları infaz ediyorlar. Toplumsal direnişin ve demokratik muhalefetin zayıf oluşu, AKP-MHP faşizminin en güçlü avantajıdır. Yaşanan mücadelesizlik, halkların/ezilen emekçilerin başına bela olmuş bu çürümüş faşist iktidarı ayakta tutuyor. HDP’ye bu kadar vahşice yönelmesinin nedeni de HDP’nin biraz daha direniyor, muhalefet ediyor olmasındandır. Evet gerçekten HDP biraz direndiği ve mücadele ettiği için faşizm tüm gücüyle HDP’ye yöneliyor. Şu anda faşizme karşı mücadele eden tek güç Kürtler ve HDP’dir. Hakkını teslim etmek lazım; biraz da Türkiye köylüleri ve emekçileri direniyor.

CHP nasıl bir rol oynuyor?

CHP, zaten halen AKP’nin koltuk değneğidir, bir bakıma AKP’nin can simididir. CHP bununla sınırlı kalsa yine iyidir fakat daha fazlasını yapıyor; toplumu pasifize ediyor, direniş gücünü kırıyor, direniş odaklarını parçalıyor ve zayıflatıyor. CHP bu oportünist ve iktidarı güçlendiren tutumuyla topluma ve Türkiye demokrasisine en büyük zararı veriyor. Tayyip Erdoğan ne zaman kendisini zayıf görse hemen CHP ile polemik ve kavga çıkarıyor. Karşısında da ciddi bir duruş olmayınca bundan kazançlı çıkıyor.

Türkiye demokratik kamuoyu, demokrasi güçleri daha doğrusu faşizm karşıtı tüm kesimler ne yapmalı?

Bir araya gelip ortak mücadele vermelidir. Devrimci demokratik güç birliği sağlanmadan faşizm yenilgiye uğratılamaz. Faşizm, antifaşist güçlerin birleşik devrimci demokratik mücadelesiyle yıkılır. Tüm dünyada faşizme karşı mücadele etmenin kanunu budur. Türkiye’de olmayan da maalesef budur. Tüm meydan faşizme bırakılmış durumdadır. Halbuki çok iyi biliyoruz ki, Türkiye toplumunun yarıdan fazlası faşizm karşıtıdır. Türkiye tarihinde hiçbir iktidar, toplumun yarıdan fazlasını bu düzeyde karşısına almamıştır. Eskiden sadece farklı düşüncelerden dolayı başka partilere oy veriliyordu. AKP-MHP iktidarı tutumlarıyla aslında kendi mezarlarını kazacak bir toplumsal gerçek yaratmışlardır.

Öncülük sorunu mu var?

Böyle bir topluma biraz öncülük yapılabilse yer yerinden oynar. Türkiye’nin devrimci ve demokratik güçleri artık bu ataletten kurtulmalıdır. Derhal kendine gelmeli ve mücadele sahasına inmelidir. Gerçekten bu duruş kabul edilemez, topluma yazıktır, ayıptır ve günahtır. Kendine demokratım, halkçıyım, devrimciyim, özgürlükçüyüm, eşitlikçiyim, çevreciyim, aydınım ve öncüyüm diyorsun ama güçlü bir mücadeleye de girişmiyorsun. Bu nasıl bir demokratlık, halkçılık ve özgürlükçülüktür? Türkiye toplumu bunu hak etmiyor. Öncüye korkaklık yakışmaz; insanca yaşamak istiyorsak meydanlara çıkacağız, birlik olacağız ve faşizme karşı mücadele edeceğiz. Faşizmi yıkacak, Türkiye’yi demokratikleştirecek ve Kürt sorununu demokratik çözüme götürecek topyekûn mücadele ve direniştir. Bunun başka bir yolu da yoktur.

Bir Cevap Yazın