Gar katliamı davasında devletin sorumluluğuna dikkat çekildi

Ankara Gar katliamı davası devam ediyor. Duruşmada söz alan avukatlar, devletin sorumluluğuna dikkat çekti.

0
46

10 Ekim Gar Katliamı davasının karar duruşması, verilen aranın ardından katliam mağdurlarının beyanları ile devam etti. Duruşmada Elife Özdoğan konuştu. Özdoğan’ın Kürtçe konuşması tercüman aracılığıyla çevrildi. Özdoğan, şunları söyledi: “Eyleme geldiğimiz gün etrafta polis yoktu. Neden arama yok dedik. Bize ‘barışa geldik, savaşa değil. O yüzden arama olmaz merak etme’ dediler. Arabada ben, gelinim, torunum ve eltim vardı. Patlama olduktan sonra kendimi hastanede buldum. Üstümüzde et parçaları vardı. Polisler gaz sıkıyorlardı. Yaralıları gördük. Gaz sıkıldığı için yaralılar ölmüştü. Polisler ambulansların gelmesini engellediler. Alanın ortasında TOMA’lar vardı. Ambulans gelmediği için taksiyle gitmek zorunda kaldık. Taksi bizi almak istemedi. Ben gelinim, torunum psikolojik tedavi görüyoruz. Şikayetçiyiz.”

Mağdur avukatlarından Tonguç Cankurt, DAİŞ’in örgütlendiği Antep’te 10 Ekim katliamına kadar ciddi bir operasyon yapılmadığını anlattı. Cankurt, DAİŞ’in diğer kentlerdeki örgütlenmesine de dikkat çekerek, “Bu dönemde IŞİD’in Adıyaman’da örgütlenme içerisinde olduğuna dair basına çok sayıda veri yansımıştı. Farklı yerlerdeki soruşturmaların aynı sonuçlanması bir siyasi iradeyi gösteriyor. Bunu dönemin Başbakanı Davutoğlu açıkça söyledi. ‘Potansiyel şüpheli olarak birini tutuklayamayız’ dedi” şeklinde konuştu.

Avukat Kazım Bayraktar da DAİŞ’in örgütlenmesi ve katliamların yolunun nasıl açıldığını anlatacağını belirterek, “Suriye’de iç savaş sürecinde kurtlar sofrası oluşturuldu. Türkiye’nin siyasi iktidarı da bu sofrada yerini aldı. Şam’a girilecek, Emevi Camii’nde namaz kılınacaktı. Saraydaki hesaplar tutmadı. Suriye’deki kan Türkiye’ye sıçradı. ÖSO gibi batı devletleriyle birlikte meşrulaştırılanları bir yana bırakıyorum, Türkiye siyasi iktidarı bu fırsattan bir fırsat daha çıkardı. El- Kaide, DAİŞ gibi örgütlenmelerin Suriye’de örgütlenmesinin yolların açtı” diye konuştu.

“IŞİD, El- Kaide, El Nusra Türkiye’nin yargı kararlarında terör örgütü olarak tescil edildi” diyen Bayraktar, şunları ekledi: “Bu örgütler tescil edilmiş olmasına rağmen siyasi iktidar bu örgütlere terör örgütü diyemedi. Bu politikanın pratikte uygulanmasında Suriye’de yapılmak istenen kısmen laik çizgilere sahip olan Suriye anayasal rejiminin yıkılmasıydı. Şu süreçte ise Türkiye’nin laik çizgideki anayasal rejiminin yıkılmaya başlandığına şahit oluyoruz.”

Bayraktar, DAİŞ üyelerinin Türkiye’de dernek kurmasına bile izin verildiğine dikkat çekerek, “Türkiye’nin adı cihatçı otobanı olarak anılmaya başlandı. Bu tür politikalar uygulanırken, devletin bu politikalarından özerk geleneği vardı. Siyasi iktidarlar suç işlerken, devlet geleneğinde bunlar kayıt edilir. Devletin bir eli istihbarat toplarken, diğer eli armut topluyordu. Ama iki el de aynı merkezden yönetiliyordu. Kanıtlar, kayıtlar toplandı. Yapılan operasyonlar kayıtlara rağmen sınırlı tutuldu. Demek ki arkasında bir hesap var. Örneğin El- Kaide soruşturması Türkiye’de daha önce belki yapılmıştır ama bizim 10 Ekim dosyasına gelene bakıyoruz. Devletin takip yapan eli 2012 yılında harekete geçti ve bir tutanak düzenledi. Tutanakta El- Kaide üyelerinin toplantı yaptıkları geçiyordu. İsimler veriliyordu. Bu isimler 2015 yılında katliamları yapacak hücrelerin ele başları” diye konuştu.

Bayraktar, DAİŞ üyelerinin takip edilmesine rağmen yakalanmadığını dava dosyalarından örneklerle anlattı.

Bayraktar, DAİŞ sanıkları hakkında Antep Adliyesi savcı ve hakimlerinin işleme koymama kararı verdiklerini ifade ederek, “Antep savcıları aralarında top çeviriyor” dedi. Bayraktar, mahkeme heyetine seslenerek, “Egemenler kirli işlerini yaparken piyonlar kullanırlar. Her birinin kullanma tarihleri vardı. Onları kullanım tarihleri bittiğinde çukura atarlar. Sayın savcı geçen duruşma ‘kimseye yaranamıyoruz’ dedi. Sadece tetikçileri yargılayarak, ‘adalet yerini buldu’ diyemezsiniz müdahiller ve avukatlara. Bu tür tarihsel davalar bir şekilde sonuçlanır ancak tarih unutmaz. Arşivine kayıt edilir. Gün gelir hesap görülür” dedi.

Avukat Nuray Özdoğan, duruşma salonunun kapısına yazılan “Gar patlaması davası” yazısına tepki göstererek, “Zihniyetin değişmesi gerekir. Bu bir patlama değildir, katliamdır. Bu tanımlamanın değiştirilmesi gerekir” ifadelerini kullandı. Özdoğan, 10 Ekim davasının soruşturma sürecinde bilgi saklandığına dikkat çekerek, “Yargı yargıdan bilgi sakladı” dedi. Özdoğan, mülkiye müfettişlerinin katliama ilişkin hazırladığı ön inceleme raporuna 3 gün içerisinde işlemden kaldırma kararı verildiğini belirtti. Dava dosyasında “delil olarak kullanılamaz” denilen MİT raporu olduğunu aktaran Özdoğan, “Siz bu bilgi notunu ‘delil olarak kullanılamaz’ diyorsunuz. İçeriğini savcılık makamı sormuyor” diye vurguladı.

Avukat Senem Doğanoğlu, insanlığa karşı suçla ilgili savcılık ve mahkemeye yaptıkları talepleri hatırlatarak, TCK’nin ilgili kanun maddelerini saydı ve sanıkların insanlığa karşı suçtan hüküm alması gerektiğini söyledi. Doğanoğlu, TCK madde 77’nin uygulanması gerektiğini belirterek, “Yarın öbür gün Nusret Yılmaz, Edremit Türe, Ahmet Güneş gelse, bombacı yeleklerinde parmak izleri bulunan sanıklar gelse zaman aşımını mı tartışacağız” dedi. Doğanoğlu’nun bahsettiği konu sanıklar hakkında TCK’de yer alan “insanlığa karşı suçlar”la ilgili cezanın istenmemesiydi. Sanıklar hakkında ağırlaştırılmış müebbet istendiği için yakalanamayan sanıklar hakkında zaman aşımı uygulanabilecek. Eğer 10 Ekim katliamı “insanlığa karşı suç” kapsamında değerlendirilseydi, yakalanamayan sanıklara zaman aşımı işlemeyecekti.

Avukat İlke Işık, katliamda kamu görevlilerinin sorumluğunu hatırlatan konuşmasında şunları söyledi: “Devlet yetkililerinin içinde olduğu bir katliamın delilli başka bir ülkede olsa yer yerinden oynardı. Ancak 10 Ekim katliamında tek bir kamu görevlisi hakkında devam eden bir soruşturma yok. Tek bir kamu görevlisi hakkında devam eden bir soruşturma nasıl olmaz böylesi bir katliamda? O mitinge Valilik, Emniyet Genel Müdürlüğü izin verdiyse, can güvenliğini almak onların görevidir. ‘Tek bir kamu görevlisi bile yargılanmayacak, ben bu dosyayı burada bitireceğim’ diyebilmek. Gerçek bir adaletten nasıl söz edebiliriz. Bu dosyada başından beri korunanlar var.”

Işık, dosyaya halen gelmeyen belgeler olduğunu ekleyerek, “Hücre evlerinde depolarda olan kişiler var. Sanık olması gerekenler var. Sanıklarla birlikte yargılanması gereken kişiler olduğu halde neden dahil etmiyoruz. Kimliği tespit edilmemiş kişilerle birlikte karar verebilmenin izahını bulmak ne yazık ki zor” dedi. “Bazı sanıkların dijital materyalleri halen Antep’te” diyen Işık, “Gerçek araştırma yapılsa bu sanıklar kimlerle konuşmuş ciddi bilgilere verebilecek veriler var aslında. Sanıkların birbirleriyle ilişkisi bizim yapığımız çalışmalar sonucu ortaya çıktı. Sizin verdiğiniz bilirkişi raporunda bunlar yoktu. Devlet görevlileri ve kamu görevlileri dışındaki mesele de eksik. Usulü eksikleri tamamlamak gibi bir yaklaşım içerisinde değilsiniz. Bizim derdimiz dosya yıllarca sürsün değil. Adaletten bahsediyoruz ama yangından mal kaçırır gibi ‘bitireceğim bu dosyayı’ acelesini anlayamıyoruz. Eksikleri tamamlamak hem usulün hem de maddi gerçeğin gereği” dedi.

Işık, savcının verdiği mütalaayı eleştirerek, sanıklar hakkında çok ceza istendi izlenimi yaratmaya çalışıldığını ifade etti.

Hrant Dink davası dosyasını hatırlatarak, “Sanığın yargılanmasıyla başlayan süreç askerlerin jandarmaların yargılandığı sürece dönüştü” diyen Işık, “Geçen duruşmada Hrant dosyasına bakan başkan ‘Peki bu adam nasıl öldü demiş. Sayın başkan 103 tane insan nasıl öldü. Biz bu sorunun cevabını istiyoruz. Gerçekten bu sorunun cevabını er ya da geç bulacağız” diye vurguladı.

Duruşmaya ara verildi.

Bir Cevap Yazın