Mülteciler bakış, demokrat olmanın turnusol kağıdı

Türkiye ve Almanya’da son bir haftada Suriyeli mültecilere karşı nefret söylemleri ve eylemleri artıyor. Almanya’da ve Avrupa’da mültecilerle dayanışmalar da örgütlenirken Türkiye’de henüz böylesi kitlesel bir oluşum yok…

0
18

Türkiye ile Avrupa 7 yıldır devam eden ve Suriye savaşıyla ortaya çıkan mülteci krizini bir türlü dindiremedi. Erdoğan ve AKP hükümeti AB’ye karşı mültecileri ‘koz’ olarak kullansa da içerideki ‘Suriyeliler karşıtlığı’ birçok kez ayağına dolandı. Öte yandan Türkiye’de birçok kesimden insan Suriyelilerin ülkedeki varlığından rahatsız. Bu karşıtlık yakın zamanda, Kurban Bayramı sonrası yeniden alevlendi. Sosyal medyada ‘defolsunlar’ etiketiyle binlerce insan linç kampanyası başlattı. Gerekçeler ise yaklaşık 7 yıldır aynı: “Vatandaşlık veriliyor, biz zaten kendimize bakamıyoruz, plaja- parka gideceklerine savaşsınlar…” Gazeteci yazar Ercüment Akdeniz ise bu söylemlerin gerçeği yansıtmadığını dile getiriyor. Çünkü 7 yıldır Suriyeliler mülteci statüsünden yoksun bırakıldı ve emek dünyasının en ağır, en ucuz işleri de onlara yaptırılıyor. Bu dönem bunlara bir de “Madem bayramda Suriye’ye gidebiliyorlar demek ki oralar tehlikeli değil” söylemi eklendi. Lakin Akdeniz, İdlib’te başlayan yeni operasyona da işaret ederek; Suriye’nin sözü edildiği gibi mültecilerin dönüşü için henüz güvenli olmadığını ifade ediyor.

Suriyeliler karşıtlığı elbette sadece Türkiye ile sınırlı değil, Almanya da geçtiğimiz hafta benzeri olaylar ve sonrasında mültecilere sahip çıkanların protestolarıyla gündemdeydi. Hem bunları hem de üçüncü dalga linç ihtimalinin yeni kıvılcımlarını “Mülteci İşçiler”, “Sığınamayanlar” ve “En güzel Şarkı” kitaplarının yazarı Ercüment Akdeniz ile konuştuk.

Suriyeliler, Türkiye’ye geldiğinden bu yana hedefte. Bayram sonrası Suriyelilere yönelik linç havası yeniden oluştu. Elazığ’da il çapında olaylar yaşandı ve Belediye başkanı “Gitmeleri için 3 gün verdik” dedi. Tarihe baktığımızda ise 6-7 Eylül Rumlara yönelik pogromun da yıldönümünü daha yeni geçtik… Türkiye’de yabancı düşmanlığı açısından, buna Kürtler ve diğer etnik gruplar da dâhil, yarım asırdır ne değişti?

Ne yazık ki linç kültürüne uzak bir toplum değiliz. Günümüzde yaşananlar biraz da geçmişin izleri. Misal bu yılki futbol sezonu LefterKüçükandonyadis adına ‘Lefter Sezonu’ ilan edildi. Ama biliyoruz ki Lefter denince akla 6-7 Eylül olayları da gelir. Türkiye’de bir futbol miti haline gelmiş birinin bu linç kültürüne maruz kalması da trajikomik bir durum. Bugün tribünlerde ırkçı söylemler normalleşmiş durumda. Suriyelilere, Kürtlere ya da başka toplumsal kesimlere karşı. Bu elbette çok üzücü. Zaten sadece tribünlerde ‘yüzleşme’ yaşansa birçok şey daha da güzel olacak.

Şu anda Suriyeli mülteciler açısından 6-7 Eylül benzeri büyük linç hadiselerinin yaşanmamış olmasının bir nedeni var: “ümmet kardeşliği”. Bu söylem bugüne kadar büyük katliamların ve linçlerin önünde geçti. Ama burada da gizili bir şey var.

TEBAA İSE SORUN YOK

Nedir bu?

Geçmişten bugüne, 500 yıllık Osmanlı İmparatorluğu dönemi boyunca Suriye de dâhil olmak üzere Arap coğrafyasındaki bütün halklar ve Araplar, Osmanlı’nın tebaası olarak görüldü. Tebaa kültürünün hala yaşadığını görüyoruz. Yani Suriyeliler tebaa oldukları sürece sorun yok. Ama tebaa altındaki topluluklar kendilerini üst bir kimlikle mesela Türk kimliğiyle bir tutmaya, eşit haklar talep etmeye veya ayrımcılığa itiraz etmeye başladıklarında sorun çıkıyor. İşte burada yaşanan da o. 2011’den bugüne Türkiye’de Suriyelilere karşı iki linç dalgası yalandı. Birincisi 2013-14 yılları arasında Urfa, Antep, Kilis’ten başlayıp Adana, Çukurova, İzmir ve İstanbul hattına kadar uzandı. O dönem özellikle çok yoğun saldırılar oldu. Dükkânlardaki Arapça tabelalar indirildi, evlere saldırılar yapıldı. Sonra bu dalga bir şekilde durduruldu. İkinci dalga ise 2016 yılında ‘Suriyelilere vatandaşlık veriliyor’ diye başladı. Şimdiyse üçüncü bir saldırı dalgasıyla karşı karşıyayız. Çünkü birkaç haftadır çok yoğun kampanyalar var hem basında hem sosyal medyada. Böyle giderse kapımızda mültecilere karşı yeni bir linç dalgası var demektir.

Son Kurban Bayramı’nda ‘Bunlar ülkelerine gidebiliyorlarsa neden dönüyorlar’ gibi söylemler çok sık kullanıldı. Bir de sürekli olarak neden plajdalar ya da neden parktalar gibi Suriyelilerin koşullarına dikkat çekme, çeşitli yalan yanlış bilgileri yaymak gibi bir furya var. Siz mülteciler üzerine iki araştırma kitabı, bir de roman yazdınız, gerçekten nasıl koşullarda yaşıyorlar?

Bu biraz ilk başta anlattığım şey aslında. Tebaa saymadan kaynaklı. İstiyorlar ki mülteciler apartmana girsinler ama seslerini çıkarmasınlar, mahallenin dışına çıkmasınlar, çocuklarını sokakta oynatmasınlar. Bu bir nevi gettolaşmanın dayatılması. Bu zaten Avrupa ırkçılığının da temel yaklaşımı. Ama burada şunu da söylemek lazım; 7 yıl oldu bu insanlar geleli ve bu zaman zarfında statü sorunları ortadan kalkmadı. Bir insan kendi ülkesinden başka bir ülkeye geliyor ve savaş mağduru ama ne mülteci ne sığınmacı ne de vatandaş. Bu insanların yaşadıkları travmatik durumu düşünebiliyor muyuz? Burada çok ciddi bir sorun var.

Bayramda ‘Eğer Suriye’ye gidip dönebiliyorlarsa orada güvenlik sorunu yok, o zaman hepsi defolsun!’ gibi cümleler sarf edildi. Ama şimdi İdlib meselesi tartışılıyor. Oradaki harekât sonrası mülteci sayısının 1 milyonu geçeceği söyleniyor. Demek ki oralar hâlâ güvenli bir yer değil ve ileri sürülen tez yanlış! Kaldı ki bir iç savaş sona erdiğinde onun sarsıntıları en az 10 ile 15 yıl sürer, bu dünya ortalamasında böyle, en çarpıcı örneği de Lübnan.

Öte yandan Suriye’de güvenli bölgeler oluşturulabilir, bunu Türkiye, Rusya ya da ABD yapar; ama sahadaki oyun kartları her karıldığında buradaki “güvenli bölgeler” risk taşır ve oradaki sivil insanlar yeniden ateş çemberinin içinde kalır. Öte yandan bayramda gidenler geri gelecektir elbette, buna biz karara veremeyiz. Bir de gidenler için ‘Bunlar mülteciyse nasıl gider öyle olursa mülteciliği ortadan kalkar’ gibi bir anlayış var. Bu yaklaşım da yanlış, çünkü onlar “mülteci” değil! 7 yıldır ne Birleşmiş Milletler ne uluslararası kuruluşlar ne de Türkiye Hükümeti bu statüyü tanımış değil. Yani bu insanlar statüsüz bir topluluk. “Geçici koruma altında” olmaları da bu durumu değiştirmiyor.

Öte yandan bayram sonrası ‘defolsunlar’ kampanyasından sonra AKP cenahına yakın bir yerden de ‘Mülteci bereketiyle gelir’ diye bir şey yayıldı. Ama burada da sıkıntı var.

Bereketten kasıt ucuz iş gücü anlamında mı?

Evet, bakın İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi (İSİG)’in Ağustos ayı iş cinayetleri raporunu yayınladı, 180 işçi ölmüş bunların 14 tanesi mülteci ya da göçmen. Mülteci işçi ölümleri sürekli artış gösteriyor çünkü en tehlikeli işlerde çalışıyorlar. “Bereket” dedikleri bu ucuz ve kayıt dışı iş gücü. Bunların hepsinin hesabının sorulması gerekiyor. Savaştan kaçan insanları nasıl kayıt dışı çalıştırdınız? 7 yıl siz nasıl zenginleştiniz? Tekstil ihracatçıları birliği başkanının bir sözü vardı örneğin, ‘Marmara bölgesindeki ekonomik krizi bir Suriyeliler sayesinde aştık. Daha önce hükümete 500 bin Bangladeşli sipariş etmiştik ama savaş çıkınca o projeden vazgeçtik’ diye. Bu amansız sömürünün açık itirafıdır. Türkiye, merkezinde Suriyeliler olmak üzere Afganlar, Özbekler, Tacikler, Irak’tan gelenler ve dahası ile mülteci emeği üzerinden Avrupa’nın Çin’i yapılmak isteniyor. Çin kadar ucuz bir iş gücü vaat ediliyor. Yani ‘sanayiyi Çin’e kadar götürmeye gerek yok, çünkü onlardan daha ucuza çalışan bir kitle var burada’ deniyor. 4 milyon Suriyelinin şu an 1,5 milyonu emek sahasında işçi ve bunların yüzde 60’ı çocuk. İSİG iş cinayetleri rakamları da gösteriyor ki; gerek aynı inşaatta gerekse de aynı serviste kaza yapıp ölen işçiler artık ‘kan kardeşi’dirler. Bu Türkiyeli işçilerle Suriyeli işçiler arasında yeni bir sınıf kardeşliğinin de kanallarını açıyor, açacak, çünkü gidişat buna mecbur.

BİRÇOK DEVLET FAŞİZMİN ÖNÜNÜ AÇMAYA ÇALIŞIYOR

Dayanışmadan söz etmişken, Almanya’nın Chemnitz kentinde Suriyelilere karşı ırkçı yürüyüşler oldu. Hemen ardından ‘Biz daha çoğuz’ diyen aynı kentin ati-faşistleri bir dayanışma konseri verdi. Türkiye’de böyle bir tablo demokrasi mücadelesi verenler cephesinde neden gerçekleşemiyor sizce?

Almanya’da mesela, çocukları hâlâ ilkokullarda, müze haline çevrilmiş gestapo karakollarına veya toplama kamplarına götürüp gezdiriyorlar. Bu, tarihsel yüzleşmeyi daha çocukken başlatmak anlamına geliyor. Öte yandan Avrupa’nın hem birinci hem de ikinci Dünya Savaşı’nda suçları çok ağır ki faşizm geçti oradan. Dolayısıyla sınırlı da olsa bir yüzleşme yapmak durumunda burjuva demokrasisi. Bu nedenle Avrupa’nın demokrasi kültürü açısından daha ilerde olduğu ifade edilebilir. Bizde ise henüz kendi tarihimizle yüzleşme yaşanmadı. Bu 6-7 Eylül olayları için de Çorum, Sivas ve daha birçok olay için de geçerli. Hal böyle olunca bugünkü toplumsal kutuplaşma bizde daha derin oluyor. Ama milliyetçilik ve ırkçılık son dönemlerde bütün dünyada yükselen bir olgu. ABD’de Trump örneği ortada ya da Avrupa’nın özellikle Balkan tarafı ha keza öyle. Avrupa’da aşırı sağ birçok yerde iktidara geldi. Ama özellikle Almanya ve İtalya’da faşizmin tahribatı çok fazla yaşandığı için aşırı ırkçılığa, faşizme geçiş çok kolay gerçekleşemiyor. Yoksa ekonomik krize doğru yol alan dünyada bir sıkışma var ve egemen sınıflar faşizmin önünü açmaya çalışıyor. Ama bir direnç de söz konusu buna karşı. Daha geçen ay İspanya’da 160 bin kişi sokağa çıktı ve ‘mülteciler kardeşimizdir onları İspanya’ya alın’ dediler, hükümete. Sizin de dediğiniz gibi Almanya’daki saldırılara rağmen mültecilere sahip çıkan Almanya’daki demokratlar, devrimciler ve sosyalistlerdi. Türkiye ile böyle bir fark var ne yazık ki. Biz bunları ne zaman örnek göstersek sanki AB’deki devletleri savunuyormuşuz gibi tepkiler geliyor ve şu söyleniyor: ‘o zaman onlar 4 milyon Suriyeliyi alsın’! İyi de bunu sahiplenenler halklar, devletler değil ki. Onlar da zaten devletlerin politikalarını eleştiren insanlar. Evet, Türkiye’nin mülteci yükü gerçekten çok fazla, 4 milyon kişi. Bu Avrupa’nın hiçbir ülkesinde yok hatta toplamında bile. Ama bu demek değil ki ‘Madem 4 milyonu aldık istediğimiz gibi sever, istediğimiz gibi söver, döveriz.’

FAŞİSTLERE KARŞI KAMPANYALARA İHTİYAÇ VAR

Peki, toplumsal muhalefet bu açıdan ne yapabilir?

Dayanışma ağlarını güçlendirmek lazım. Misal Almanya, İspanya, Yunanistan gibi yerlerde bu tür ağlar güçlendirildi. Sendikalar, demokratik kitle hareketleri bunun için bir araya geldi. Faşistlerin ya da aşırı milliyetçilerin kampanyalarına karşı demokrasi cephesinde mültecileri sahiplenen çok ciddi oluşumlar var. Türkiye’de işte buna ihtiyaç var. Türkiye’deki demokratik çevreler hâlâ mültecilere çok uzak, kanımca bu konuda açmazları var. ‘Bunlar cihatçı, Türkiye’nin demografisini değiştirecek’ gibi önyargılar da bunu güçlendiriyor. Bu yüzden böyle yaygın ve kitlesel bir karşı duruş olamıyor. Olmadı da…

Bence yüz yılımızda demokrat olmanın turnusol kâğıdı mültecilere nasıl baktığınla alakalıdır. Solun, ezilen kimliklerin, Alevilerin, Kürtlerin ve diğer kesimlerin bu sorunu ele almadan bir yere varmaları mümkün değil. İstanbul’dan örnek vereyim; bir zamanlar bodrum katlarda Aleviler yaşardı, daha sonra onların yerine yoksul Kürtler yerleşti. Şimdi o bodrumlarda Suriyeliler yaşıyor. Ama burada şöyle bir tezat var; daha önce kendisine söylenen ‘Bunlar geldi, burası bozuldu’ lafını bir öncekiler şimdi Suriyeliler için dile getiriyor. Maalesef ezilmiş, ayrımcılığa uğramış kesimler içinde de böylesi tuhaf bir hiyerarşik üstünlük yapısı oluşuyor…

Bir Cevap Yazın