Öcalan İmralı’yı anlatıyor – I

“Her şey ölümüme göre ayarlanmıştı. Ağırlıklı olarak fiziki, bu olmazsa anlam itibariyle yok edilmem temel hedefti.”

0
39

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, İmralı sistemini de Uluslararası Komplo’nun bir parçası olarak görüyor. Orayı salt bir ada cezaevi değil, kapitalist modernitenin kendisi şahsında Kürdistan halkını ve bölge halklarını hedefe koyduğu büyük saldırının dizayn ettiği bir mekan olarak değerlendiriyor. Öcalan, yazdıklarında ve görüşmelerinde bu sistemi çözümleyip anlatırken, nasıl büyük bir mücadele verdiğini de ifade ediyor.

Öcalan’ın ‘AİHM SAVUNMALARI- SÜMER RAHİP DEVLETİNDEN HALK CUMHURİYETİNE DOĞRU’ adıyla 2001’de basımı yapılan savunmasında, komplo süreci ve İmralı gerçeği, tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriliyor. Bölümler halinde paylaşıyoruz:

İmralı’daki yargılanmada dönemin koşulları, komplo temelinde geliştirilen tutuklanmanın doğuracağı şiddetin ivedilikle önüne geçme, komplocular ve dayanaklarının temel beklentilerine fırsat vermeme ve ayrıca doğru olanı yapma gereği, çok sınırlı da olsa onurlu bir barış ortamına gidişe katkı sunabilecek çabalara büyük ihtiyaç gösteriyordu. Buna en pratik yaklaşım, geliştirilen savunmaların barış ve demokratik birlik çözümü temelinde olmasıydı. Bu koşullarda ortama siyasal linç havasının egemen kılındığı asla unutulamaz. Öyle sanıyorum ki, Türkiye’nin sağduyulu ve yetkili çevreleri de o koşullar altında komplonun gelişim mantığını kavramaktan uzaktı veya gelişmelerin bu yönlü akışına hazırlıklı değillerdi.

HİSTERİ DÜZEYİNE VARAN ŞOVENİZME PAKET

Sağlıklı karar ortamı her düzeyde yoktu veya çok sınırlıydı. Komplo esasta histeri düzeyine varan şovenizme havadan bir paket sunarak, 20. yüzyılın tam bir arenada aslana yedirme Roma oyununu hazırlamıştı. Burada aslında PKK’nin tüm amaçlarını da aşan ve hatta bu amaçlara zıt olan içinden çıkılmaz bir kör şiddetin derinliğine sahnelenişi söz konusuydu. Ne acı ve yazıktır ki, karşıt konumda bulunan tüm güçler birbirlerine karşı en intiharvari saldırılar ve direnmeleri en meşru hakları olarak belleme ve buna inanma konumuna gelmişler veya getirilmişlerdi. İşin daha da kötü yanı ise tarafların bu oyunu kavramanın çok ötesinde bırakılmış olmalarıydı.

Asrın en büyük ihanetlerinden biri kendisini halen dost ve özgürlük yanlısı gibi gösterirken, en mazlum ve kahramanlığa layık tavrın sahipleri acımasızca yok edilecekler ve unutturulacaklardı. Meydan pusuda bekleyen ve sayısız defa böyle ortamlardan çıkan her türden hain ve işbirlikçiyle açılacaktı.

HER ŞEY ÖLÜMÜME GÖRE AYARLANMIŞTI

Aslında her şey ölümüme göre ayarlanmıştı. Ağırlıklı olarak fiziki, bu olmazsa anlam itibariyle yok edilmem temel hedefti. Çok düşünmeme rağmen, bunun dışında bir hedefin tanındığını tahmin etmiyorum. Komplo o kadar derin ve bilinmezlerle doluydu ki, bunu yırtmak gerçekten mucize değerinde çok ileri bir insanlık çıkışını gerektiriyordu.

BAŞKA TÜRLÜ İNTİKAM ALMAK İSTİYORDU

Tüm dünyanın karşı taraf durumuna düşürüldüğü, en yakın dost ve yoldaşların bile hakim inançlarına ve moral değerlerine göre ‘şerefli bir ölüm’den başka bir şey beklemedikleri bir acımasızlık kaderine göre düzenlenmişti. Asrın mantığı buydu. Dostun da, düşmanın da mantığı buydu. Duygu ve inançların donduğu nokta da burasıydı. Her şey korkunç bir yalnızlığa mahkum ediyordu. Bir savaş kuralına göre ‘kurşuna dizilmek’ çok uzak bir ceza demeyeceğim, bir hak olarak görülmesine rağmen, bu hak bana tanınmıyordu. Uygarlık başka türlü intikam almak istiyordu.

HAYALLERİNDE İHANET ETMEYEN ÇOCUK

Ben hiçbir zaman kahramanlığa oynamadım. Öyle sanıldığı türden bir cesaretin sahibi olmadığım gibi, olduğum gibi tanınma isteğime rağmen en yakın arkadaşlarımda bile buna tanık olmadığımı iyi biliyordum. Ama bir yanım vardı ki, ona ihanet etmeyecektim: Hayallerine ihanet etmeyen çocuk olmayı sürdürecektim. Uygarlık tanrılarını tanımayacak, kurumlarında erimeyecek, karılarının aile erkeği olmayacaktım. Kişiliğimin diyalektiği böyle bir gelişmeyi başarmıştı. Mesele Türkiye’nin bir basit iç çelişkisi olmaktan çoktan çıkmıştı. Konumum neredeyse beni çağdaş bir Prometheusçuluğa mahkum ediyordu.

ATİNA, MOSKOVA, ROMA VE KENYA

İmralı kayalığına çivilenmem, efsanedeki Prometheus’un Kafkasya Dağlarındaki çivilenmesinden farklı olmadığı gibi, ne acı ve hazin bir benzerliktir ki, bu da aynı Athena Tanrısı Zeus’un torunlarınca gerçekleştirilmişti. Uygarlığın seçkin merkezlerinden Moskova, yetersizlikleri de olsa milyonların Sosyalizmine karşı oynadığı eşi görülmemiş alçakça oyunu, benim meselemde de hiç utanmadan bir iki ihale ve birkaç milyarlık IMF kredisi için daha da tanınmaz bir biçimde oynamaktan en ufak bir rahatsızlık duymayacaktı.

Roma’da ise klasik kölecilik arenasıyla modern kapitalizmin ince hesapları hiçbir moral ve hukuk değerini tanımayacak, inanılmaz bir psikolojik terörle beni büyük bir onur savaşına zorlayacak ve gerekeni yapmak durumunda kalacaktım. Athena ise en değme bir fahişeliğin bile cesaret ve akıl edemeyeceği, dost adı verilen inancı en alçakça bir biçimde kullanarak beni Kenya başkentine, yamyamlar diyarına paketleyecekti. 20. yüzyıl uygarlığının en sinsi, en işkenceci, en duygusuz ve çıkar mantığından başka hiçbir insani değere yer vermeyen yüzü her geçen dakika suretini daha da netleştirecek ve ben donakalacaktım. Reflekslerimin donduğu karşı gerçeklik buydu ve bu doğruydu.

Farklı tutum bekleyenler, gerçeği tüm yönleriyle kavrayıp iliklerine kadar hissetmeseler, gereken düşünsel ve moral sonuçları çıkaramazlar. Kadere hiç inanmadım. Ama kader güçlerinin bana biçtiği 20. yüzyılın çağdaş çarmıhında tek başıma ve mezar sessizliğinde bekleyecektim. Yüreğimin en son atışı kadar bilincimin en son kırıntısını da insanlıktan yana kullanmayı kendi öz erdemim ve anlamım olarak belleyecek ve artık olanı doğallığına bırakacaktım.

ÇAĞDAŞ UYGARLIĞIN LANETİNE YENİK DÜŞMEYECEKTİM

İmralı duruşumu anlamak isteyenlere bu çok kısa tanımı yaparken, gelişecek olan ne sıradan bir eleştiri ve özeleştiri, ne af, ne de şu veya bu tür yaşam beklentisidir. Bu yönlü gelişmeler yaşadığımın erdemi ve anlamı olamaz. Durum daha farklıdır ve bir orijinaliteyi, bir özgünlüğü kavramayı gerektiriyor. Tereddütsüz, çok sınırlı da olsa bir barış ve kardeşlik tavrının en derinden bir öz niteliği olduğundan kuşku duymadığım için ikinci sırada yer alan, alması gereken siyasal tavır meselesine öncelik vermeyecek veya uygarlığın sağına ve soluna göre tutarlı beklentilerine fazla cevap olmayacak, kendimi alet etmeyecektim.

Yüceliği burada arayacak, çağdaş uygarlığın lanetine yenik düşmeyecektim. Eğer onurlu bir barış ve özgürlükten geçen bir kardeşçe yaşam ortaklığına yer verecekse her siyasal yaklaşıma değer verecektim. Ayrı ayrı siyasal adacıkların değerine fazla inanmadığım gibi, bunların hayalciliği kadar yoksunluk ve yoksulluğa daha açık olduklarını bilerek, her düzeyde özgür ifadeye dayalı ‘üniterliği’, birlikleri tercih edecektim. Her zaman olduğu gibi, zora dayalı birlik kadar zora dayalı ayrılıkçılığa da düşmeyecek ölçüde anlamlı duruşumu sürdürecektim.

EN TARİHİ TAVRIN SAHİBİ OLMUŞUZ

İmralı savunmalarımın özü budur. Umarım değeri her geçen gün daha iyi anlaşılıyordur. Eğer Türkiye üzerinde lanetli bir kör talihin ürünü olan gerçek terörü biraz durdurabildiysek ve acımasız rant sömürücülüğünün çıkarlarını yavaşlattıysak, siyasal mücadelenin demokratik yolunun daha anlamlı olmak kadar geçerli olduğunu ortaya koyduysak ve barış istemeyen güçlere karşı meşru bir silahlı savunmanın nasıl olması gerektiğine bir katkıda bulunduysak, herhalde gerçeğin, adaletin ve özlü duyguları olanların değer vereceği en tarihi tavrın sahibi olmuşuz demektir.

Devam edecek…

Bir Cevap Yazın