PKK lehine kararlar nasıl alındı, ‘terör’ listesi nasıl işliyor?

Brüksel’de PKK davasında savunma avukatı olan Jan Fermon, son üç yılda PKK lehine kararların nasıl çıktığını, hangi prensiplere dayandığını, ne anlama geldiğini ve olası etkilerini anlattı.

0
16

Belçika ve Lüksemburg’da son yıllarda PKK lehine art arda yargı kararları alındı. 8 Mart’ta İstinaf Mahkemesi son kararında, PKK’nin terörist bir örgüt olmadığına ve Belçika’da yargılama konusu yapılamayacağına hükmetti. Federal Savcılık kararı Yargıtay’da temyize götürdü. Son üç yılda Brüksel’de PKK lehine beş karar alındı. 2018 yılı sonunda Lüksemburg’daki Avrupa Birliği Adalet Divanı da PKK’nin terörist örgütler listesinde tutulması için öne sürülen gerekçeleri yetersiz buldu ve 2014-2017 arasındaki listeleri iptal etti.

Peki Brüksel’de 2006’da başlayan soruşturma kapsamında hangi argümanlarla dava açıldı, PKK lehine kararda etkili olan önemli prensip neydi, kararda başka hangi faktörler etkili oldu, başka ülkelerin hukukuna nasıl bir yansıması olacak? Bununla birlikte Lüksemburg’daki davanın önemi, “terör listesi” mekanizmasının işleyişi, listenin sapkın yanı, neden barış önünde engel oluşturduğu ve 2001 saldırılarından sonra devreye konulan “terörle mücadele” konseptinin meşru mücadelelere etkisini PKK davası avukatlarından Jan Fermon ile konuştuk.

DAVA NE DURUMDA?

Son üç yılda Belçika adaleti PKK lehine üç karar aldı. Bugün dava ne durumda?

Dava henüz devam ediyor. Çünkü savcılık ikinci kez Yargıtay’da temyize gitti. Mahkemeye geri döneceğiz ve Yüksek Mahkeme’nin kararını bekleyeceğiz. Bu soruşturma kapsamında, Belçika’da çok sayıda Kürt örgüte ilişkin soruşturma yürütüldü. Savcı hepsinin PKK ile bağlantılı olduğunu düşünüyor. Bunlar arasında İran ve Suriye Kürtleri, iki medya şirketi de var. Yıllarca süren büyük bir soruşturma. Bu çerçevede tüm bu örgütlerin PKK ile öyle yada böyle bir bağının olduğu gösterilmeye çalışıldı. Aynı zamanda bir Avrupa yasası olan Belçika yasasına göre, uluslararası hukukun belirlediği çerçevede silahlı bir çatışmaya aktif bir şekilde dahil olmuş bir örgüt, ister bir ülkenin iç çatışması olsun, isterse de uluslararası bir çatışma olsun, çatışma dahilinde gerçekleştirdiği eylemlerden dolayı terörist örgüt sayılamaz. Ama bir örgüt hem Suriye’de savaşıp hem de burada saldırılar düzenlerse, terörist olarak değerlendirilebilir. PKK için durum bu değil. PKK, Avrupa topraklarında şiddet eyleminde bulunmuyor. Eğer bir Kürt Avrupa’da izole bir eyleme karışmışsa da, örgütün böyle bir eylemde bulunduğu anlamına gelmez. Bu nedenle, PKK’nin sözkonusu yasa maddesi kapsamında değerlendirilmesini istedik.

PKK NASIL “SİLAHLI ÇATIŞMA” OLARAK DEĞERLENDİRİLDİ?

Sözkonusu maddeyi biraz daha açabilir misiniz?

Tüm sanıklar ya terörist bir örgütün faaliyetlerine katılmak ya da terörist bir örgütün yöneticisi olmakla suçlanıyordu. O halde, birinci derece Belçika yasası çerçevesinde, ikinci derecede de Avrupa yasası göz önüne alınarak, PKK’nin nasıl bir örgüt olduğunu belirlemek gerekiyordu. Biz başından beri, şiddet olayları burada yaşanmadığı için, Türkiye’de yaşananların doğasını incelemek gerektiğini söyledik. Zira burada insanlara propaganda yaptıkları, para topladıkları, örgüte eleman kazandırdıkları veya etkinlikler düzenledikleri yönünde suçlamalar yapılıyor. Terörist bir örgüte eleman kazandırmak sözkonusu olduğunda, bu yasaktır. Ama eğer bir silahlı çatışmaya eleman kazandırmak, lehine propaganda yapmak veya para toplamak sözkonusu olduğunda, yasak kapsamına girmiyor. Biz de Türkiye ve Kürtler arasındaki çatışmanın türünün bu soruşturmada incelenmesi gerektiğini söyledik. Eğer bir silahlı çatışma veya iç savaş ise, savaş yasası uygulanır, anti-terör yasası değil.

Peki savcılık bu tutumunuza nasıl karşılık verdi?

Başlangıçta, savcı tüm bunların “gülünç” ve “zaman kaybı” olduğunu söylüyordu. Bunun üzerine soruşturmadan sonra bir dava açılıp açılmayacağının belirlenmesi için Konsey Odası’na (dava açılıp açılmayacağına karar veren Asliye Mahkemesi’ne bağlı bir bölüm) gittik. Oradaki hakime durumu anlattık ve hakim bize hak vererek, sözkonusu olanın bir silahlı çatışma ve iç savaş olduğunu gösteren çok sayıda belirti olduğunu, anti terör yasasının uygulanamayacağını söyledi. Savcılık itiraz etti ve İstinaf Mahkemesi önünde argümanlarını sunmaya başladı. İstinaf Mahkemesi’nin soruşturma aşamasındaki davalara bakan odası ikinci kez bize hak vererek, yaşananların Türkiye’de bir silahlı çatışma ve iç savaş olduğuna hükmetti.

HANGİ KRİTERLER BELİRLEYİCİ OLDU?

Silahlı çatışma veya iç savaş olduğu konusunda hangi kriterler etkili oluyor?

Bir silahlı çatışma veya iç savaşı, izole bir karşılaşmadan ayırmak için iki kriter var. Birincisi çatışmanın yoğunluğu (çatışma sayısı, kullanılan silahlar vs…) oluşturuyor. Diğer unsurda ise çatışmada yer alan ikinci tarafın bir savaş yürütebilmek için yeterince örgütlü ve iyi yapılanmış olduğunu öğrenmek için örgütlenme düzeyi ve yapısına bakılıyor. Savunmamızda, bu çatışma her ne kadar gerilla tarzında asimetrik bir savaş olsa da büyük etkileri olan, çok uzun süreli bir çatışma olduğunu gösterdik. Klasik bir savaş değil ama savaştır. Diğer yandan, HPG’nin iyi yapılanmış, hiyerarşisi ve disiplini olan bir ordu olduğunu kanıtlayan her türden bilgi ve belgeleri sunduk.

İstinaf Mahkemesi yargıcı, bunun bir silahlı çatışma olduğu ve HPG’nin bu çatışmanın bir tarafı olarak değerlendirilmesi gerektiğine karar verdi. Çıkan sonuç şu: Belçika’da PKK’yi veya HPG’yi böyle bir çatışmada savunanlara, anti-terör yasası uygulanamaz.

HPG SAVAŞIN BİR TARAFI

Sonraki karar süreçleri nasıl gelişti?

Birincisinde olduğu gibi Brüksel İstinaf Mahkemesi soruşturma aşamasındaki davalara bakan ikinci odası da takipsizlik kararı verdi.

Ardından savcılık ilk kez Yargıtay’da temyize gitti. Karar, teknik bir argüman nedeniyle bozuldu ve dosya yeniden İstinaf Mahkemesi’ne gönderildi. İstinaf Mahkemesi (8 Mart 2019’da) yeni bir kararlar önceki değerlendirmesini doğruladı. Mahkeme, bunun bir silahlı çatışma olduğuna, HPG’nin çatışmanın bir tarafı olduğuna, HPG’yi desteklemenin terörist bir örgütün faaliyetlerine katılmak olmadığına, çünkü HPG’nin bir terörist örgüt olmadığına karar verdi.

Savcılık bu karara karşı da ikinci kez Yargıtay’a gitti. Gerekçelerini henüz görmedik. Birkaç hafta içerisinde elimize ulaşır. Kararın iptalini ve dosyanın yeniden İstinaf Mahkemesi’ne gönderilmesini istiyor. Üçüncü kez yeniden İstinaf Mahkemesi önüne gidebiliriz.

YARGITAY ONAYLARSA…

Bunun bir sonu yok mu?

Prensipte yok. Savcılık aynı itirazlarda bulunmaya devam edebilir. Ama eğer Yargıtay, mahkeme kararını onaylarsa bunun sonu gelir. İşte o zaman, iş biter. Kararlar nihai hale gelir.

Brüksel’de aynı hukuksal çerçevede ele alınan bir başka dava daha vardı. Faysal Çolak isimli Kürde ilişkin bu davayı da kısaca özetler misiniz?

Evet, başka bir dava ama aynı sorun. Terörist bir örgüte katılmaktan soruşturma konusu olmuştu. Her ne kadar yargıç, sözkonusu kişinin (Güney Kürdistan’a götürdüğü) materyalleri PKK’ye gönderdiğine hükmetse de, aynı sorun kendisini dayattı: PKK terörist bir örgüt mü?

DİĞER DAVALARI NASIL ETKİLEYECEK?

Bu iki dava ne tür sonuçlar doğurdu? Başka mahkemelerdeki benzer davalara da etki edebilirler mi?

Yerinde bir soru. Öncelikle, Belçika’da hakim önüne ne zaman bir dava gelirse, sorunu farklı değerlendirebilir. Bu anlamda bir otomatizm yok. Ama son karar çok motivasyonlu. Eğer Yargıtay da onaylarsa, Belçika’daki diğer mahkemelere de etkisinin olacağı açıktır. Böylece her yerde Brüksel mahkemesinin sorunu derinlemesine incelediği ve Yargıtay’ın da kabul ettiğini söyleyerek, benzer kararlar alınmasını isteyebiliriz. Bununla birlikte otomatik işleyen bir süreç olmayacak. Başka bir yargıç, başka yönde karar alabilir. Ancak, Yargıtay’ın hükmünün ağırlığı olacak. Bu doğrulanırsa, eğer başka suçlar işlememişlerse PKK çerçevesindeki kişilere karşı suçlamaların sonu olacağını düşünüyorum. Örneğin para toplama konusunda, eğer sadece gönüllü bir katılım istenirse ya da sadece bir eylem örgütlenirse, sorun olmayacak, ama eğer insanlar para vermeye zorlanırsa, bir eylem sırasında polise şiddet uygulanırsa, suç sayılır. Normal faaliyetlere basit bir katılım için savcılığın soruşturmada ısrar etmesi zor olacak.

Diğer ülkeler için, sorun farklıdır. Bu karmaşık bir meseledir. Burada mahkemeler Belçika yasasını esas alarak hükmet vardılar. Belçikalı yasa koyucular, uluslararası yasada öngörülen bir maddeyi Belçika yasasına eklediler. Diğer ülkeler aynısını yapmadı.

Bu ne zaman oldu?

Avrupa düzeyinde 2003 yılında, tüm ülkelerin bir anti-terör yasasına sahip olması ve bu yasamanın şu veya bu taleplere uygun olması gerekti. Her ülke kendi özel yasamasını yaptı. Savaş hukuku ve terörle mücadele hukuku, çok sayıda uluslararası sözleşme ve Avrupa hukukunda yer alıyor. Silahlı bir çatışma sözkonusu olduğunda, artık terörizm çerçevesinde soruşturulamaz.

O halde, tanımlama yapıldıktan sonra artık başka türlü ele almak gerekiyor…

Bir durumun silahlı çatışma olduğu ya da silahlı çatışma ile uygunluk gösterdiğine karar verildiğinde, artık terörle mücadele yasası kullanılamaz. Bu tüm uluslararası sözleşmeler ve Avrupa hukukunda yer edinmiş durumda. Ama sadece Belçika kendi yasamasına ekledi.

DİĞER ÜLKELER DE ULUSLARARASI HUKUKA UYMALI

Bu durumda diğer ülkeler için nasıl bir yol izlemek gerekecek?

Diğer ülkeler ne yapabilir? Sadece ulusal yasaya mı bağlı kalacaklar yoksa uluslararası hukuka da saygı gösterecekler mi? Bazı ülkeler uluslararası sözleşmelerin kendilerini ilgilendirmediğini söylüyor. Ben bunun çok tartışmalı olduğunu düşünüyorum. Ama nihayetinde Belçika adaletinin kararlarıyla ortaya çıkan fırsatları değerlendirmek Avrupa’nın her yerinde avukatlara kalmış durumda. Kararı alıp kendi hakimlerine dönerek, “işte Belçikalı hakimlerin gerekçelerini görüyorsunuz, hem Belçika hem de Avrupa hukukuna uygun, hem de terörizme ilişkin sözleşmelerle örtüşüyor’ diyebilirler. Alman hukukunda Belçika’da olduğu gibi bir madde yer almasa da, ‘uluslararası yasalara uymak zorundasınız’ denilebilir. Bununla birlikte, sonucun ne olacağını kestirmek zor. Danimarka, Hollanda, Almanya, Fransa veya İtalyalı yargıçların kendi yasamaları ile uluslararası yasa arasındaki dengeyi nasıl yorumlayacağına bağlı.

AVRUPA BİRLİĞİ LİSTESİNDEKİ TERSLİK

AB Adalet Divanı da PKK’nin “terörist örgütler” listesinde yer almasına ilişkin geçen yıl bir karar aldı. İki dava birbiriyle nasıl karşılaştırılabilir?

Bu çok teknik ve karmaşık bir sorun. Lüksemburg kararı sadece, para dahil olmak üzere mal varlıklarının dondurulması ve seyahat yasağı gibi tedbirleri ilgilendiriyor. Gerçekte ise para yok. Burada sözkonusu olan ceza hukuku değil. Başka bir saha. Yine de psikolojik bir etkisi var, büyük bir fark yarattığı açık. Avrupa hakimi de AB Bakanlar Konseyi’ne şunu söyledi: “PKK’yi terörist örgütler listesine aldınız ama bunu yapmak için iyi nedenleriniz yoktu.” Öte yandan, PKK’nin listede olması otomatik olarak ulusal düzeyde terörist olarak takibata uğrayacağı anlamına gelmiyor. Tersine, PKK’nin Avrupa listesinde olması, ulusal düzeyde anti-terör yasasının otomatik olarak uygulanamayacağı anlamına da gelmiyor. Çünkü bu iki şey birbirinden farklı. Bir yanda idari tedbirler var, diğer yanda ceza hukukunun işleri. Birbirinden tamamen farklı iki alan. Avrupa listesi ile mal varlıkları dondurulur, ceza kanunu ile hapse gönderilir.

MEKANİZMA NASIL İŞLİYOR?

AB’nin liste mekanizması nasıl işliyor?

Avrupa listesi mekanizmasında, siz listeye alınırsınız, sonra her altı ayda bir, ama bazen bir veya iki yılı da bulabilir, Bakanları Konseyi’nin listeyi gözden geçirmesi gerekiyor. Peki neden gözden geçirmek gerekiyor? Bir kişinin listeden unutulmaması için yapılıyor. Örneğin, ABD’de bu prensip yok. Nelson Mandela, ölümünden sonra da halan anti-terör listesindeydi. Çünkü ABD’de liste gözden geçirilmiyor. Avrupa Birliği’nde prensipte liste yenileniyor. Sapkın yanı şu: Lüksemburg’daki mahkemeye bir başvuru yapıldığında, liste her yenilendiğinde başvuruyu genişletmek gerekiyor. Yani her seferinde mahkemeden, son listeye bakmasını da istemek gerekiyor. Bazen listeye ilişkin gerekçeler de değişiyor ama gerçekte tüm bunlar çok karmaşık değil. Yapmak mümkün. Bu şekilde mahkeme sadece birinci kararı değil, tüm kararları hesaba katmak durumunda kalacak.

LİSTE İÇİN YENİ ARGÜMAN YOK

Neden Avrupa mahkemesinin kararı sadece 2014 ile 2017 yılları arasındaki listeleri ilgilendiriyor?

Davanın bir aşamasında, artık sözlü savunmalar yapılır ve herkes görüşünü söyler. Bu andan itibaren, mahkeme dosyayı kapatır. Artık ne bir şey eklenebilir ne de çıkarılabilir. Beklenmesi gereken tek şek karardır. Tartışmalar bitmiştir. Hemen ardından, Avrupa listesine ilişkin yeni bir karar çıkarsa, dosyaya eklenemez. PKK davasında yaşanan da bu oldu. Bildiğim kadarıyla, PKK’nin Bakanlar Kurulu tarafından yeniden listeye alınmasında öncekilerle tamamen aynı argümanlar kullanıldı. Argümanlar aynı olduğu için mahkemenin bu listeyi de iptal edeceğini düşünüyorum. Zira başka türlü olamaz, çünkü argümanlar tamamen aynı. Bu sadece teknik bir sorun, esasa ilişkin değil. Sözkonusu olan, mahkemenin tartışmaları kapatıp kararını verdiği zaman aralığında listenin yenilenmesidir. Avrupa Birliği bunu hep yapıyor. Başka dosyalar için de yaptı. O zaman yeniden başlamak gerekiyor.

YARGIÇLAR BUGÜN DAHA FAZLA DİKKAT EDİYOR

Size göre, adalet cephesinde PKK lehine bugün kararların çoğalması neden kaynaklanıyor? Yapılan başvuruların kapsamı ya da ciddiyeti ile mi ilgili yoksa siyasi bir yönü de var mı, zira listenin kendisi de siyasi olarak değerlendiriliyor?

Ciddi başvurular yapılmadığını söylemek, belki biraz iddialı olur; “Biz ciddi bir başvuru yaptık, diğerleri yapmadı” diyemeyiz. Evet, Avrupa’daki bir çok kararda sorunun ele alınmadığını gördüm. Bu doğru. Ama Belçika’da uluslararası sözleşmelerdeki bir maddenin ulusal yasaya eklenmesi belki bir avantaj sağladı. Yine de hepsinin bir toplamı olduğunu düşünüyorum. Bir yanda yoğun bir çalışma yürüttük ve hiç olmadığı kadar sorunu derinleştirdik, diğer tarafta ise başka bir yön var: Türkiye ve Suriye’de yaşananlar ile PKK’nin oynadığı rol kuşkusuz gözlerin açılmasını sağladı. Yargıçlar da insandır. Tüm bu bilgiler onlar açısından da işi kolaylaştırdı. Elbette, öncesine göre bugün daha kolay. Bu anlamda, davaya ilişkin faktörler ile daha önce dinlenmeyen argümanlara daha açık siyasi bir iklimin buluşması sözkonusu.

SAVCI DA İSTEMEDEN YARDIM ETTİ

Peki şöyle de denilebilir mi: Kürtlerin bugün kendilerini daha fazla ifade etme ve adalet nezdinde seslerini duyurma imkanları var?

Hem evet hem hayır. Davalara ilişkin unsurlar başından beri Türkiye’den geliyor. Önceleri kendimizi ifade etmek için daha fazla imkanımız yoktu kuşkusuz, ama (siyasi) iklimin uygun olduğunu düşünüyorum. Çünkü, her ne kadar materyaller Türkiye’den gelmeye devam etse de yargıçlar argümanlara daha fazla dikkat ediyor. Bir kaç yıl öncesine göre, yargıçlar açısından dinlemek bugün daha kolay. Önceleri, terörizm denildiğinde, ne olursa olsun herkes korkuyordu. Her şey nedensiz bir şekilde terörizmle ifade ediliyordu. Bununla birlikte, “hele bir durun, Kürtlerin ne dediğine de bakalım” diyen sesler azdı. Bir saldırı sözkonusu olduğunda, Kürtlerden geldiğini söylemek yetiyordu. Bugün, bu biraz daha zor. Bir açıdan, savcı da bize yardım etti. Biz başından beri PYD’nin PKK ile aynı şey olmadığını söyledik. Aynı referanslara sahip olsalar bile farklı partiler olduğunu ifade ettik. Eğer savcı, “evet haklısınız” deseydi, bizim açımızdan belki biraz daha zor olabilirdi ama, “bunların hepsi PKK” diyerek ısrar etti. Bu durumda işimiz kolaylaştı: O halde Amerikalıların PYD ile aynı safta savaşmasını nasıl açıklayacaksınız? Savcı köşeye sıkıştı.

2001 SONRASI YENİDEN KAYBOLAN HUKUK PRENSİBİ

Brüksel’de PKK’ye ilişkin kararları, ABD’de 2001’deki saldırılarla birlikte rehin alınan adalette bir yön değişimi olarak değerlendirilebilir mi?

Bu önemli bir davadır, zira bir prensip sorununu ortaya koyuyor. İkinci Dünya Savaşı’ndan önce, prensip şuydu: Devlete karşı her eylem kriminal bir eylemdir. İkinci Dünya Savaşı ve faşizme karşı mücadele, başta insan hakları deklarasyonu olmak üzere önemli bir koleksiyonu beraberinde getirdi. Baskıcı veya işgalci bir devlete karşı direnişin meşru bir karakteri olabileceği değerlendirildi. Artık devletin her yaptığı “iyi”, devlete karşı duranların yaptığı her şey “kriminal faaliyetlerdir” algısı değişti. Bu durum sömürgeciliğe karşı mücadelelerle güçlendi. Diğer bir ifadeyle, sömürgecilikten çıkmış ülkelerin uluslararası sahneye gelmesiyle birlikte, durum değişti. Başta Cenevre Sözleşmeleri’nde olmak üzere, farklı bir yorum getirilmeye başlandı. İç çatışmaları ilgilendiren ek bir protokol de yapıldı. İç çatışma kavramı giderek boyutlandı. İç savaş realitesi, özgürlük savaşları, sömürgecilik ve zulme karşı mücadele eden insanlar tanındı. Ancak (2001’deki) terörizme karşı savaşla birlikte tüm bunlar yeniden biraz kayboldu. Kuşkusuz, terörist eylemler de var ama başta Amerikalılarda olmak üzere, terörist eylemler ile baskıcı rejimlere karşı meşru mücadeleler arasındaki ayrım artık yapılmamaya başlandı.

AMERİKALILAR ESKİ TEORİYİ UYGULADI

Amerikalılar, eski teoriyi masaya yatırdı ve uygulamaya başladı. PKK, Filistinliler gibi örgütler de bu sırada listeye alındı. Amerikalılarla başladı ama Avrupalılar ve diğer tüm ülkeler de onları takip etti. Belçika’daki kararla birlikte, ilk kez “dikkat” dedik: Bir yanda havaalanı ve metroyu patlatan örgütler var, diğer yanda baskıya karşı savaş yürüten örgütler. Başka bir hukuk uygulanmasını da istedik. Diğer bir ifadeyle, birinciler için (metro ve havaalanı patlatan örgütler) ceza kanununun uygulanmasını istedik, zira kriminal eylemlerde bulunuyorlar. İkincilerin ise, tanımı yapıldıktan sonra savaş hukuku ve uluslararası insani hukuk çerçevesinde ele alınması gerektiğini söyledik. Bu sorun üzerinde çok fazla karmaşa var. İkisi arasındaki çizginin net olması gerektiğini düşünüyorum. Ya bir taraftasınız, ya da diğer tarafta. DAİŞ gibi hem Suriye’de hem de başka yerde saldırılar düzenleyen örgütler de var. Suriye’deki saldırılar için soykırım, insanlığa karşı suçlar ve savaş suçları kapsamında mahkum edilmeli, Brüksel’deki saldırılar da terörist bir örgüt kapsamında değerlendirilmeli. Bu şu anlama geliyor; bir örgüt her iki tarafta da yer alabilir. Ama eylemler ya birinde ya da ötekindedir. Bu ayrımı korumanın önemli olduğuna inanıyorum. Bir örgüt, savaş halindeki “devlet olmayan bir hareket” olarak tanındığında, bu tür hareketler uluslararası insani hukuka saygı göstermeye de teşvik edilmiş olur. Başka bir boyutun daha olduğuna inanıyorum: Eğer Avrupa Birliği başka yerde savaş yürüten bir harekete “terörist” derse, barış yapmak için hiçbir teşvik kalmayacak. Barış ancak savaşın diğer tarafı ile yapılabilir.

LİSTE BARIŞ ÖNÜNDE ENGEL

Bu durumda Avrupa Birliği’nin “terörist örgütler” listesinin Türkiye’de barış önünde bir engel olduğu söylenebilir mi?

Barış üzerinde negatif bir etkisinin olduğunu düşünüyorum. Liste Türk devletini barışa değil, savaşa teşvik ediyor.

Bir Cevap Yazın