Ünal: Erkek iktidarına darbeyi Öcalan vurdu

YönetmenAhmet Haluk Ünal: Binlerce yıllık erkek iktidarına ilk büyük fikri darbe bir Kürt erkeğine ait; Abdullah Öcalan…İçinizdeki erkeği öldürün, mottosu kadın devriminin fitilini ateşliyor.

0
30

Rojava’da savaşın ortasında çekilen Jiyan’ın Hikayesi filminin yönetmeni Ahmet Haluk Ünal, “Kültür devrimi değerler devrimidir. Ahlaki politik toplum kültür devrimiyle inşa edilebilir” dedi.

Rojava’da kadın savaşçıların DAİŞ’e karşı verdikleri mücadele dünya genelinde büyük yankı yarattı. Savaşın ortasındaki kadınların gerçekliğini, Jiyan’ın Hikayesi filmi ile beyaz perdeye taşıyan yönetmen Ahmet Haluk Ünal, Kürdistan’da çocuk olmayı anlatan ‘Küçük Kara Balıklar’ın yönetmenlerinden biri. Bir yaşam inşası için mücadele ağında yer alan kadınların hiçbiri savaşı, savaşmayı kutsamıyor ve bu filmde de bu açık bir şekilde gösteriliyor. Ünal, DAİŞ’e karşı Kobanê, Cizîr ve Efrîn’de mücadele veren Kuzey Suriyeli kadın savaşçılarla konuştu, yaşamlarını ve yarattıkları değişimi görüntüledi. Ünal, “Hikayesini anlattığım Rojavalı kadınlar ‘şu ana kadar bizi anlatan en iyi film’ diyorlar ki, başka ödüle de ihtiyacım yok” dedi. Jiyan’ın Hikayesi filminin yönetmeni Ahmet Haluk Ünal, sorularımızı yanıtladı.

Bu filmi yapmanızdaki en büyük etken neydi?

İki sebebi var bu filme karar vermemin; 2014 ortalarında elime Rojava Anayasasının geçmesi ve ‘kadın devrimi’ iddiasını çokça duymaya başlamam. Anayasaya hayran kalmıştım. Anayasanın ruhu için dişi terimini kullanabilirdim. Eğer ‘kadın devrimi’ bu anayasada vücut bulan bakış açısıyla gelişiyorsa Rojava’da çok tarihi bir olay gerçekleşiyor demekti. Marx’ın ikiyüz yıl önce çok sınırlı bir kısmını keşfettiği teorik kıtanın bütün karanlık bölgeleri aydınlanmaya başlıyor olabilirdi. Yani bilgi sevgisi ve merak duygusu götürdü beni oraya.

Filminizin mutfağında sıcak savaş var. Sizi bu gerçeklikler zorladı mı, biraz anlatır mısınız?

Elbette çok zorlandığım zamanlar oldu. 60 yaşındaydım, 110 kiloydum ve by pass olalı 4 yıl olmuştu. Ekipman çantam da 25 kiloydu. Her kantona gidip gelmek için yasadışı tehlikeli sınır geçişleri yapmak gerekiyordu. YPJ’nin kontrolündeki yaşam ve çekim sürecinde ise zorlandığım hiçbir şey olmadı. Bütün o yokluk ve yoksulluk içinde ellerinden gelen azami lojistiği sundular.

Filmin karakterleri dünyanın ilk kadın ordusundan oluşuyor. Böyle bir orduyu filminize konu edinirken izlenimleriniz ne oldu, çekinceleriniz oldu mu?

Önce çekince kısmına yanıt vereyim. Hayır, hiçbir çekincem olmadı. Tersine kendileriyle en baştan bir pazarlık yaptım. Hep olumsuzluğun avukatlığını yapacağım, bu meslek etiğim açısından zorunlu, dedim. Yaptım da. Solcularda, solcu yöneticilerde hiç alışmadığım bir özgüven, esneklikle tanıştım.

Daha önce herhangi bir yerde gösterimi yapıldı mı?

Geçtiğimiz Mart’ta ilk gösterimi Rojava’da yapmayı planlıyordum ama Efrîn işgali başlayınca oradaki yakın arkadaşlarımla irtibatım koptu. O irtibat olmadan da gitmek imkansızdı. Film, Ekim’de Berlin’de bir kez, Selanik’te 6 kez gösterildi, Selanikli bir kooperatif alt yazı çeviri ve stüdyo masraflarını karşıladı. Atina’da başarılı Yunan solunun katıldığı bir gala yapıldı. Lavrion Kampı’nda iki gösterim yapıldı. Yunanlı dağıtımcı 10 Ocak’tan itibaren Yunanistan’da dolaşıma sokacağını söylüyor. Avusturya ve Portekiz kamusal TV’leri ile Alman Phoneix kanalı filmi satın aldılar. Avrupa’da başka da gösterimi olamayabilir.

Neden olamayabilir?

Bunun iki nedeni var, ilk olarak Avrupa’da gösterim demek gösterilen her ülkenin dilinde bir DCP kopyanın hazırlanması anlamına geliyor. Çeviri maliyetinden stüdyo maliyetine, toplamda benim karşılayamayacağım bir miktar bu. İkincisi ise Avrupa’da da Türkiye gibi ticari olmayan filmleri dağıtacak dağıtım ağları yok. Bazı ülkelerde çok zayıf da olsa var. Filmi dağıtabilmek için alternatif tanıtım ve dağıtım kanallarına ihtiyaç var. Örneğin İngiltere’de TUC (sendikalar birliği) 6 milyon üyeleri var ve iki ay önce genel kurullarında Öcalan’a Özgürlük Kampanyası kararı aldılar. Filmi bu sendika üzerinden tanıtabildiğimiz zaman İngiltere’de İngiliz işçi sınıfına geniş biçimde ulaşabilirsiniz ama bunun için işi yalnızca bu olan bir ekibe ihtiyaç var. Örneğin İtalya’da 17 belediye Öcalan’a fahri hemşerilik verdi. Burada da bir tanıtım ve dağıtım mecrası var. Çünkü filmi esas olarak Avrupalılar izlemeli. Biz nasılsa er ya da geç görürüz.

Erkek egemen bir dünyada, savaşın korkunç yüzüne karşı bir var oluş mücadelesi ve kadınlar var filminizde. Jiyan’ın anlattıklarından da Ortadoğu’daki kadınların yaşamlarını görüyoruz. Böylesi eril bir düzenden özgür yaşama doğru mücadele ağını ören kadınların size göre en büyük başkaldırı nedeni nedir?

Kadını sosyal bir devrimin merkezine koyan fikriyatın Ortadoğu’dan çıkması tesadüf olmayabilir, çünkü burada iktidarın erkek yapısı çok çıplak ve çok acımasız. Avrupa toplumlarında ya da Batı Anadolu’da olduğu gibi erkek iktidarının üzerinde biçimsel eşitliklerden oluşan bir tül yok. Binlerce yıllık erkek iktidarına ilk büyük fikri darbe de bir Kürt erkeğine ait; Abdullah Öcalan… İçinizdeki erkeği öldürün, mottosu kadın devriminin fitilini ateşliyor.

Bu film sizin yaşamınızı nasıl şekillendirdi ya da böyle bir duygu yaşadınız mı?

Belki bir on yıl emek verip kurduğum atölyemin bütün plan, program ve çalışmalarını bir kenara bırakıp, Aralık 2014’te Rojava’ya geçtim. 7 ay her üç kantonda yalnızca YPJ taburlarında yaşadım. Benim yaşamımda bir dönüm noktası oldu. Fikren, ruhen ve mesleki olarak. Kadınlar bir çok ezberimi bozdu. 1,5 yıldan bu yana da ülkemden uzakta yaşamak zorunda kaldım. Ülkede kurduğum bütün ‘düzen’ alt üst oldu. Eskisinden daha büyük zorluklarla yaşıyorum artık ama hepsine değdi. Bu konuda hiç mütevazi olmayacağım. Dünya tarihinin ilk kadın devriminin, ilk profesyonel filmini yapmak kolayca bulunabilir bir hal değil açık ki. Üstelik hikayesini anlattığım Rojavalı kadınlar ‘şu ana kadar bizi anlatan en iyi film’ diyorlar ki, başka ödüle de ihtiyacım yok. Ağırlığı Yunanlı olmak üzere Avrupalı solcular da izledikleri ‘Kürdistani en iyi film’ olduğunu söylediler, film sonrası söyleşilerde. Bir yönetmen olarak öğrendiklerim ise bir kitap olabilir. Yani nereden baksanız değdi. Yunanistan’da iki büyük gazete ve iki önemli radyoda da onur verici iltifatlar işittik. Lavrion’da yapılan gösterilerde Rojavalı aileler, Bakur’dan gelmiş onlarca genç vardı. Orada da film çok iltifat gördü.

Siz 7 ay boyunca orada kayıtta kaldınız. Dünyanın bir çok noktasında Rojava’da savaşan kadınlara karşı bir sempati oluştu. Sizce bu sempatinin altında yatan neden neydi?

Bu sempati başlangıçta benim de çok mutlu olduğum bir gözlemdi ama bir buçuk yıldır Avrupalılarla ilişkilerim gösterdi ki, bu ‘romantik’ ve biraz da magazinel bir sempati. Kobanê direnişinde dünya basını savaşçı kadınları kapağa, manşete taşıyınca herkes dönüp bakmaya başlamış.

Ortadoğu’da ve dünyada silahlı kadın savaşçı figürü gereksiz biçimde abartılmış. Sol çevreler magazinden daha öteye geçen araştırmalar yapmışlar ama küçük bir azınlık dışında sol kitle de “seküler ama militarist kadınlar” kanaati edinmiş. Film sonrası söyleşilerin de en çok tartışılan konusu bu oldu. Neyse ki benimle konuşan Rojavalı kadınların hiçbiri savaşı ve savaşçılığı kutsamıyor, militarizmle aralarına mesafe koyuyordu. Filmde de belli ki bunu iyi aktarmışım. Yoksa aynı romantizme ben de kapılabilirdim. Filmi izleyenler bu düşüncelerinin değiştiğini, orada olup bitenin militarizmle ilgisinin olmadığını anladıklarını söylüyorlardı.

Bir halkın zor süreçlerinde filmlerin, şarkıların, resimlerin yani sanatın bir misyonu var mı? Gerçeğin propagandası elbette olmaz ama kastettiğim duygudaşlık adına bir görev alabilir mi sanat ve sizce siz bunu başardınız mı?

Dahası var diyebilirim. Amacınız toplumsal bir devrimse siyasi, askeri ve ekonomik başarıların tamamını kalıcı kılacak cephe, kültür cephesidir. Kültür devrimi demokratik modernitenin öteki adıdır. Kültür devrimi değerler devrimidir. Ahlaki politik toplum kültür devrimiyle inşa edilebilir. Anadolu ve Mezopotamya devrimcileri, özgürlük hareketi siyasi, askeri alanlarda bir çok başarıya imza attı, atıyor. Kültürel mücadelede son 50 yıldır örgütlü olarak yokuz. Kültürel mücadele bir cephe düzeyinde kurulamıyor. Bu alanda eski zihniyeti aşamıyoruz.

Bu konudaki daha ayrıntılı düşüncelerimi merak edenler unalhaluk.com adresindeki bloguma bir göz atabilir. En son “sanat neden hala siyasetin kenar süsüdür” başlıklı bir yazıda tartıştım bu konuyu.

Bir röportajınızda ‘sınırları keyifle ihlal ettim’ demişsiniz. Sınırları ihlal etmenin verdiği duygu ile sınırları aşan kadınlarla bir araya geldiğiniz an film başlamış oldu mu? Benim gözümde böyle bir sahne belirdi.

Bu çok güzel bir sahne. Hayatımda hiç böyle kadınlarla tanışmamıştım. Yüzüklerin Efendisi’nde bir At Beyi’nin Elflerle karşılaşması gibiydi. O sahneyi belki bir gün kurmaca bir filmde anlatırım. Tabi filmde şişko, yaşlı ve sigara bağımlısı bir yönetmenin, tellerin arkasında sürünürken Elflerle karşılaşma sahnesi olarak yazılır bu.

Biraz da son günlerin gündemine dönmek istiyorum. Biliyorsunuz ABD çekilme kararı aldı. Siz oradayken savaşçı kadınların duygusal olarak başka güçlere ihtiyacı var mıydı sizce? 

Ben kendi payıma müthiş bir diplomasi yeteneğine sahip olduklarını düşünüyorum. Bunun sırrı da öz güçlerine güvenerek siyaset yapmaları. Hazreti Yusuf sabrına sahipler, çok uzun vadeli düşünüyorlar. Aynı zamanda çok gerçekçiler. Onları pragmatizmden uzak tutansa ilkelerine çok sadık oluşları.

Siz nasıl değerlendiriyorsunuz son günlerde Rojava ile ilgili gelişmeleri, özellikle Türkiye’nin tutumunu?

Özgürlük Hareketi’nin Ortadoğu’da oyun kuruculardan olduğunu bütün dünya biliyor, artık. Sürekli büyük güçlere sırt dayayarak var olan Saray ittifakı, ilkesiz ve ahlaksız. Sahadaki hemen bütün güçlerin öz gücü var. En küçüğü Katar, gerisini siz anlayın. Tek öz gücü olmayıp, taşıma suyla değirmen döndürmeye çalışan Türk devleti. Her zaman ava giden avlanır. Rojavalıların üslubunda avcılık yok. Ava gitmedikleri için avlanamazlar ama bir avcı olan Türk devleti, her zaman avlanmaya müsaittir.

Bir Cevap Yazın