Gerilla günlükleri – 4

Düştü, kalktı, üşüdü ama hiç pes etmedi. İlk defa bu yolculukta iradesini sınadı. Zorluklar karşısında gücünü gördü. Bu yolculukta kendisiyle yeniden tanıştı...

0
29

Şehit gerillaların günlüklerinden bazı kesitleri paylaşmayı sürdürüyoruz. Kimisi, Kürt Özgürlük Hareketi ile tanışmasını, kimisi bulunduğu sahaya olan bağlılığını, kimisi Öcalan ile ilk karşılaşmasını, kimisi mücadeleye olan bağlılığını ifade etmekteki zorluğunu yansıtmış günlüğüne. Günlükler, kamuya açılacağı bilinen sırdaşlarıdır. Kendileriyle baş başadırlar ama büyük bir kolektif kimlik taşıdıklarını, 50 milyon mazlum halkın umut süvarileri olduklarını, zafer ve yenilginin; başarı ve hezimetin yaratacağı toplumsal travmanın bilinciyle hareket etmeleri gerektiğini biliyorlar. Bilmek bile yetmiyor, anlamak, anlam dünyasını büyütmekle; ülke, halk ve Parti üçlüsüne layık olmaya sınır koymamakla meşguller. Yaşıyorlar, yaşamı kendilerinde somutlaştırıyorlar ama belki söze, yazıya dökmekte zorlanıyorlar. Yine de tarihi, kendisi tarafından yazılmayan Kürt halkının bu zaafının üzerine gidip kendi notlarını kendileri düşmeye çabalıyor.

Mahir Yılmazkaya’nın derlediği dizimize şehit Pelin Koçer’in (Lalihan Koyun) günlüğüyle devam ediyoruz.

ZAP VE GARÊ’DEN SONRA ERZURUM

Mahir Yılmazkaya’nın derlediği dizimize şehit Pelin Koçer’in (Lalihan Koyun) günlüğüyle devam ediyoruz.

Bitlis’in Tatvan ilçesinde 1984’te dünyaya gelen Pelin Koçer (Lalihan Koyun), Bingöl’ün Simso alanında 10 Temmuz 2012’de yaşanan çatışmada 4 arkadaşıyla birlikte şehit düştü. Cenaze töreninde konuşan babası Sabri Koyun, “Kızım Önderliğinin yolunda bu mücadeleye katılmıştır. Bu da bizim için en büyük onurdur” dedi.

Pelin Koçer, yurtsever bir ailede Kürt kültürel değerleriyle büyüdü. Türk devletinin asimilasyoncu ve soykırımcı politikalarına karşı direniş içerisinde olan ve kendi köklerinden kopmayan, özgürlük mücadelesi içerisindeki katılımı ve duruşuyla örnek bir kadın militan duruşa sahip, gelişmeye açık ve zekiydi. Mücadelenin sürdüğü Zap ve Garê alanlarında ideolojik ve askeri boyutta yetkinlik, tecrübe ve önemli bir yoğunlaşma düzeyi yakaladıktan sonra en sıcak sahalardan biri olan Erzurum sahasına geçti. Özgürlükteki ısrar ve kararlılığıyla hep önde olmayı tercih eden Pelin Koçer, Erzurum alanında da buna layık bir duruş sergiledi.

YÜRÜDÜKÇE YÜRÜMEYİ ÖĞRENMEK

Pelin Koçer, Qandil’den Erzurum sahasına yürüyüşünü ve bir gerillanın bütün zorluklara rağmen coğrafyasına olan sevdasını ve ne kadar güzel betimleyebileceğinin örneğini sergiliyor. Önce Erzurum yürüyüşüydü: “Qandîl’den Erzurum’a yürümek zor olduğu kadar inanılmaz maceralarla dolu geçti. Tatlı ve güzel anıların gölgesinden destek alarak güneşe doğru yol aldık. Yolumuz uzun ve zorlu…

Yolculuğumuzda patika yoktu. Genelde geçtiğimiz yerler, uçurum ve kayalık olduğu için çoğu zaman yürümek yerine atlayarak ilerledik. Çoğu yerde de şutiklerin yardımıyla kendimizi kayalıklardan aşağıya bıraktık. Birçok yer riskli olmasına rağmen hiç aldırış etmeden yolumuza devam ettik. Yolculuğum boyunca yere düşüp kalktığım, kapaklandığım çok oldu. Ben her düştüğümde yol arkadaşlarımın gülerek, ‘bir şey olmaz heval, yürüdükçe yürümeyi öğreneceksin’ demeleri kızmama neden olsa da içten içe ben de kendi halime gülüyordum.

SINADIM VE GÜCÜMÜ GÖRDÜM

Düştüm, kalktım, üşüdüm ama hiç pes etmedim. İlk defa bu yolculukta irademi sınadım. Zorluklar karşısında gücümü gördüm. Eğer dağa gelmeseydim zorluklar karşısında bu kadar güçlü ve iradeli olduğumu asla bilince çıkartmayacaktım. Ne kadar yazık değil mi, insanlar sistem içerisinde kendi güçlerinin farkına varmadan yaşayıp gidiyorlar. Bu çok önemli. Bu yolculukta kendimle yeniden tanıştığımı söyleyebilirim.”

SÜLBÜS DAĞININ YAMACINDA

Erzurum dağlarının tam karşısında, güneşin ışınlarını dağıtan Peri Dağı’nın yakınlarında; sırtımı Bandoz ve Bağır dağlarına dayamış, yüzünü Sülbüs’e vererek gülümsüyor. Star’ın sevdası olan Sülbüs Dağı’nın yamacında başlıyor ilk anılarını yazmaya: “Asırların saniyelerde gizli olduğunu burada daha iyi anladım. Şerafettin dağları gibi başı dik, gözleri yangın nice insanlar, Erzurum’da efsane yazdı…

GERÇEK OLAMAYACAK KADAR GÜZEL

Doğayı da anlatmak istiyorum. Çünkü gerilla doğayla bir bütündür. Bağırbaba Dağı’nda bahar olunca boy verir rengarenk çiçekler. Dağın başı hep karlıdır. Bağır Dağı, yaşlı bir bilge edasıyla gizler eteğindeki canlı gençliğini. Yazın sıcağında eriyen kar, Kızılsu deresine karışır. O zaman bu dereyi görmeniz gerekir, sanki zamana karşı yarışıyor. Buradan bakınca Kızılsu çok güzel görünüyor. Yayladere’yi anlatmasam haksızlık ederim. Sulak ve bereketli toprağıyla binlerce canlıyı besliyor. İnsan bu araziye baktığında gerçek olamayacak kadar güzel olduğunu düşünüyorum. Sanki bir hayal dünyası, sanki bir cennet…

TARÎ’NİN TÜM OYUNLARINA RAĞMEN

Buralarda en bilindik efsane Sülbüs ve Star Dağı’nın yaşadığı aşktır. Efsaneye göre Sülbüs ve Star büyük bir aşk yaşarlar ama Tarî onların arasına girerek onların kavuşmasını engeller. Karşıdan bakınca her üç dağ tek bir dağ gibi gözükür. Tarî’nin tüm oyunlarına ve engellerine rağmen Sülbüs ve Star’ın aşkı efsaneleşir…

DAĞ YÜREKLİLERİN MABEDİ

Biliyor musunuz; dağlar, dağ yüreklilerin mabedidir. Her gerilla yüreğinde bir dağın resmini çizer. Kendini çizdiği resimde bulur ve özgürce süsler. Tabii resim çizerken kullandığı en gözde simgeler, tabiat ananın insanlara sunduğu ürünlerdir. Menekşe, nergiz, gül, çiçek, böcek, kelebek, su, güneş ve aydır. Ben de Erzurum dağlarını çiziyorum yüreğime. Buradaki tüm dağlar buna tanıktır.

DAĞ RÜZGARLARINI SOLUMAK

Coşkuyla gülen her gerillanın yüreğinde, geleceğin güzel olacağına dair umutlar vardır. Biz de zorluklar umudu tüketmez, tam tersine güçlendirir. Umut heyecanlandırır, heyecan canlandırır. Canlılık, özgür yaşamın sırrıdır. Nasıl doğadaki canlılar baharı hücrelerine çekerek yaşamı soluyorsa biz de dağ rüzgarlarını içimize çekerek yaşamı soluyoruz. Keşke her mevsim bahar havasını verseydi ama o zaman da diğer mevsimlerin güzelliklerinden mahrum kalırdık. En önemlisi de Kürdistan’da bazı anlar dört mevsim tadında yaşanıyor.

KAVRAMLAR ALT ÜST OLDU

Bu dağlarda acıyla sonuçlanan mutlu anları da tattım, mutlulukla sonuçlanması beklenen acıyı da. Bütün kavramları alt üst ettiğimiz gibi mutluluk kavramını da değiştiriyoruz, yani yaşadığımız her şeye yeni anlamlar yüklüyoruz. Diyalektik denen şey bu olmalı. Her şeye rağmen manevi dünyamı canlı kılan ve güçlenmesine kaynaklık eden mabedim saydığım dağlardayım.

Erzurum dağlarında yitirdiğim yoldaşlarım çok oldu. Esen her rüzgarda dağların vadilerine, ağaçlara, taşlara bir bütün Erzurum arazisine sinen yoldaş kokusunu hala soluyorum. Buralardan geçerken onlarla geçirdiğim, onlarla yaşadığım anları bir kere daha yaşıyorum. Şervan’ın yiğitliğini, Celengir’in asi bakışlarını, Hozan’ın yarım kalmış mütevazi hayallerini, Rezan’ın bilgece gülüşünü hangi kelime anlatabilir ki? O yiğitlerle yol yürümek, kuru ekmeği paylaşmak, aynı mevzide savaşmak, ömrümün en güzel zamanlarıydı.  

KUSURLARIMI DA GÖRDÜM

Bu dağlarda yaşamak zaman içerisinde bazı yönlerimi törpülememe neden oldu. Zaman ve koşullar bazı yönlerimi yontup biçim verirken, bazı kusurlarımı da görmeme neden oldu.

Tarih yargıcımdır. Halkıma karşı görevlerimi yerine getirdiğim zaman ölümsüzleşirim ama görevimi yerine getirmezsem lanetlenir, tarihin kara sayfalarında kaybolurum. Tüm çabam halkıma layık olup bu yolda ölümsüzleşebilmektir.”

Yarın: Şehit Şervan Murat’ın günlüğünden…

Bir Cevap Yazın